|
|
|
Afet Hazırlık ve Müdehale
|
|
|
|
|
Tüm Haberler ve Duyurular
|
|
DARBELERE KARŞI DEMOKRASİ MİTİNGİ
TMMOB, 12 Eylül darbesinin 30. yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilecek Darbelere Karşı Demokrasi Mitingine katılıyor. 11 Eylül Cumartesi saat 12:00 da Toros Sokak'da buluşulacak olan etkinlikte Abdi İpekçi Parkına yürüyüş gerçekleştirilecektir.
|
|
|
|
|
|
"SU AKAR TÜRK BAKMAZ"
"Su Akar Türk Bakmaz" - Prof. Dr. Fuat Ercan (Su Politik Üyesi) (Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi)
|
|
HES İNŞAATLARINDA İŞÇİ ÖLÜMLERİ
Kurulduğu yerlerde doğal yaşam alanlarına ağır tahribatlar veren hidroelektrik santrallerinin inşaatlarında da yeterli önlemler alınmıyor. Geçtiğimiz hafta HES inşaatlarında yaşanan kazalarda 2 işçi yaşamını yitirdi
|
|
|
|
|
|
|
|
İMO, MMO VE MO’DAN YAPI DENETİMİ UYGULAMASI ÜZERİNE ORTAK BASIN AÇIKLAMASI
İnşaat Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası, 19 pilot ilde uygulanan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası’nın Bakanlar Kurulu Kararı ile 1 Ocak 2011’den itibaren 81 ile yayılacak olması üzerine, 11 Ağustos 2010 tarihinde yasanın eksikleri ve karşılaşılan sorunlarla ilgili bir basın açıklaması yaptı.
|
|
|
|
|
|
|
|
8 AĞUSTOS'TA, HAYDİ AKKUYUYA
Nükleere inat yaşasın hayat demek için, yaşamımıza, geleceğimize sahip çıkmak için, nükleersiz bir dünya mümkün diyen herkesle birlikte 8 Ağustos'ta Mersin Akkuyu'dayız!
|
|
|
|
2010 DEPREME DUYARLILIK YÜRÜYÜŞÜ: YALOVA
Depremin yarattığı toplumsal sonuçlar konusunda kamuoyu duyarlılığını arttırmak, hükümetin ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla 2008 yılından bu yana düzenlediğimiz "Depreme Duyarlılık Yürüyüşü"nün üçüncüsü 17 Ağustos Depreminin 11. Yıldönümünde Yalovada gerçekleştirilecektir.
|
|
DİKMEN VADİSİ VE YENİMAHALLE'DE YIKIM SAVAŞLARI
Bakanlar Kurulu'nun aldığı karar ile Yukarı Dikmen Vadisi bölgesinin kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilmesini protesto eden binlerce Vadili "2. raunda" hazır olduklarını söyledi. Yenimahalle'de yıkım kararına karşı, Barınma Hakkı Bürosu'nda örgütlenerek direnişe geçen Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı belediyeye geri adım attırdı.
|
|
TTB: LİNÇ OLAYLARININ ZEMİNİ ÖNCEDEN HAZIRLANDI
Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
GÖKÇEK RANT PEŞİNDE
Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
|
|
|
|
Özet:TMMOB, 12 Eylül darbesinin 30. yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilecek Darbelere Karşı Demokrasi Mitingine katılıyor. 11 Eylül Cumartesi saat 12:00 da Toros Sokak'da buluşulacak olan etkinlikte Abdi İpekçi Parkına yürüyüş gerçekleştirilecektir.
Özet:Darbenin 30. yılında 15 Eylül 2010 Çarşamba günü saat: 13.30’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde “TMMOB Başkanları Konuşuyor: 12 Eylül – Sonraki Yıllar ve TMMOB Mücadelesi” başlıklı panel gerçekleştirilecektir.
Özet:TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulumuz “Eşit, Özgür Bir Ülke İçin; 12 Eylül Anayasası’na da, AKP Anayasasına da HAYIR!” diyenlerle birlikte 4 Eylül’de sokağa çıkıyor.
Özet:"Su Akar Türk Bakmaz" - Prof. Dr. Fuat Ercan (Su Politik Üyesi) (Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi)
Özet:Kurulduğu yerlerde doğal yaşam alanlarına ağır tahribatlar veren hidroelektrik santrallerinin inşaatlarında da yeterli önlemler alınmıyor. Geçtiğimiz hafta HES inşaatlarında yaşanan kazalarda 2 işçi yaşamını yitirdi
Özet:5. Karaburun Bilim Kongresi 2-5 Eylül 2010 tarihleri arasında "Akademi ve Gündem" başlığıyla İzmir Karaburun ve Mordoğan'da yapılacak.
Özet:TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 27 Ağustos 2010 tarihinde bir basın açıklaması yaptı.
Özet:DİSK Ankara Bölge Temsilciliği Referandum'la ilgili 27 Ağustos 2010 Cuma günü saat 13.00'de Kızılay GİMA önünde etkinlik gerçekleştirecek.
Özet:İnşaat Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası, 19 pilot ilde uygulanan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası’nın Bakanlar Kurulu Kararı ile 1 Ocak 2011’den itibaren 81 ile yayılacak olması üzerine, 11 Ağustos 2010 tarihinde yasanın eksikleri ve karşılaşılan sorunlarla ilgili bir basın açıklaması yaptı.
Özet:TMMOB tarafından düzenlenen ve yürütücülüğünü İMO’nun yaptığı “TMMOB Depreme Duyarlılık Yürüyüşü” 16-17 Ağustos 2010 tarihlerinde Yalova ve İzmit kent merkezinde gerçekleştirildi. TMMOB’ye bağlı Odaların destek verdiği yürüyüşe, tüm İMO şubelerinden binlerce mühendis ve genç-İMO üyeleri katıldı.
Özet:İMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu 6 Ağustos 2010 Cuma günü Yenimahalle Mehmet Akif Ersoy Mahallesi'ndeki yıkımlarala ilgili basın açıklaması yaptı.
Özet:İMO Ankara Şubesi Yönetimi 5 Ağustos 2010 Perşembe günü yıkım ekibinin gittiği Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkını ziyarete gitti.
Özet:Nükleere inat yaşasın hayat demek için, yaşamımıza, geleceğimize sahip çıkmak için, nükleersiz bir dünya mümkün diyen herkesle birlikte 8 Ağustos'ta Mersin Akkuyu'dayız!
Özet:01.01.2011 tarihi itibariyle 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun 62 ilde daha uygulamaya alınacaktır. Kapsama yeni alınan iller için Bakanlığa yapılan izin belgesi başvurularının değerlendirilmesine ilişkin duyuru için tıklayınız.
Özet:Depremin yarattığı toplumsal sonuçlar konusunda kamuoyu duyarlılığını arttırmak, hükümetin ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla 2008 yılından bu yana düzenlediğimiz "Depreme Duyarlılık Yürüyüşü"nün üçüncüsü 17 Ağustos Depreminin 11. Yıldönümünde Yalovada gerçekleştirilecektir.
Özet:Bakanlar Kurulu'nun aldığı karar ile Yukarı Dikmen Vadisi bölgesinin kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilmesini protesto eden binlerce Vadili "2. raunda" hazır olduklarını söyledi. Yenimahalle'de yıkım kararına karşı, Barınma Hakkı Bürosu'nda örgütlenerek direnişe geçen Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı belediyeye geri adım attırdı.
Özet:Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
Özet:Meslek insanları, akademik çevreler, öğrenciler ve ülkenin geleceğine duyarlı her kesimden büyük ilgi gören “Mühendislik-Mimarlık Öyküleri”nin 5’incisini okuyucu ile buluşturmak için çalışmalara başlandı.
Özet:İMO Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Harp'in Dörtyol ve İnegöl'de yaşananlarla ilgili 27.07.2010 tarihinde basın açıklaması yaptı.
Özet:KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl'de yaşanan olayların barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösterdiğini ifade ederek, bu olayın ırkçı şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını belirtti.
Özet:TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak anayasa referandumu ile ilgili olarak 26 Temmuz 2010 tarihinde TMMOB örgütlülüğüne yönelik bir mesaj yayımladı:
Özet:Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
Özet:DİSK hazırladığı raporda hükümetin 'işsizlik azaldı' söyleminin altında kayıtdışı çalışmanın yaygınlaşmasına dikkat çekerek 10 milyon kayıtdışı çalışanın olduğunu belirtti.
TMMOB, 12 Eylül darbesinin 30. yıldönümü nedeniyle gerçekleştirilecek Darbelere Karşı Demokrasi Mitingine katılıyor. 11 Eylül Cumartesi saat 12:00 da Toros Sokak'da buluşulacak olan etkinlikte Abdi İpekçi Parkına yürüyüş gerçekleştirilecektir. TMMOB pankartı altında tüm üyelerimizin katılımını bekliyoruz.
Buluşma Yeri: Toros Sokak
Saat: 12:00
Tarih: 11 Eylül 2010
TMMOB BAŞKANLARI KONUŞUYOR: 12 EYLÜL – SONRAKİ YILLAR VE TMMOB MÜCADELESİ PANELİ
Darbenin 30. yılında Devrimci 78’liler Federasyonu tarafından düzenlenen “Akademi 78: Unutmadık! Unutmayacağız” etkinlikleri kapsamında 15 Eylül 2010 Çarşamba günü saat: 13.30’da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde “TMMOB Başkanları Konuşuyor: 12 Eylül – Sonraki Yıllar ve TMMOB Mücadelesi” başlıklı panel gerçekleştirilecektir.
Panel Yöneticisi: Ramazan Pektaş – TMMOB Ankara İKK Sekreteri
Panelistler: Yavuz Önen – TMMOB Eski Başkanı
Bülent Tanık - TMMOB Eski Başkanı
Teoman Alptürk - TMMOB Eski Başkanı
Kaya Güvenç - TMMOB Eski Başkanı
Mehmet Soğancı - TMMOB Eski Başkanı EŞİT, ÖZGÜR BİR ÜLKE İÇİN; 12 EYLÜL ANAYASASI'NA DA, AKP ANAYASASI'NA DA HAYIR MİTİNGİ
TMMOB Ankara İl Koordinasyon Kurulumuz “Eşit, Özgür Bir Ülke İçin; 12 Eylül Anayasası’na da, AKP Anayasasına da HAYIR!” diyenlerle birlikte 4 Eylül’de sokağa çıkıyor.
ABF, Ankara Tabip Odası, ASMMMO, DİSK Ankara Bölge Temsilciliği, EMEP, Halkevleri, KESK Ankara Şubeler Platformu, ODTÜ Mezunları Derneği, ÖDP, TKP, TÜDEF, TÜKODER Ankara Şubesi, Türkiş Ankara Şubelerinin de katılacağı miting 4 Eylül 2010 Cumartesi günü 15.00’te Toros Sokak’ta başlayacaktır.
Üyelerimiz 4 Eylül 2010 Cumartesi günü saat 15.00’te Toros Sokak’ta TMMOB Pankartı arkasında buluşacaklardır.
4 Eylül 2010 Cumartesi
Toplanma: Toros Sokak • Saat:15.00
Miting: Kolej Meydanı • Saat: 17.00
Su Akar Türk Bakmaz
Prof. Dr. Fuat Ercan (Su Politik Üyesi)
Değişen ne? Bu soruya bu günlerde verilecek cevap insanın canını acıtıyor. Ama bazıları içinse bu can acıtma hali bir acayip şaşkınlık yaratıyor. Canımızı acıtan gelişmeleri DSİ’nin 55. yılını kutlama buluşmasında Tayyip Erdoğan yapıyor. Başbakan hizmete alınan tesislerle ülkenin nasıl bir şantiyeye dönüştüğünü işaret ettikten sonra “Bu konuda hükümetimiz kararlı, ülkemizin sulanabilir arazilerinin tamamına suyu götüreceğiz. Daha önceki dönemlerde devamlı söylenen 'Su akar, Türk bakar’ sözünü su kaynaklarına yaptığımız yatırımlarla ‘Su akar, Türk yapar’a çevirdik”diyor.(www.dsi.gov.tr) Aynı kaynaklara yani DSİ web ortamına baktığımızda, kurulan, devam eden ve kurulacak olan yeni HES’lerle Anadolu’nun gerçekten de bir şantiye yerine dönüştü(rüldü)ğünü söyleyebiliriz. Binlerce yıldır akan derelere dur diyen ve önüne setler çeken, onu betonların içinde aktığı yerlerden çekip alan mantık ve bu mantığa ilişkin düzenlemeleri anlamak, şantiye yerine dönüştürülen yerlerde yaşanan tahribatların önüne geçmenin yani politik karşı çıkışların neden/nasıl olması gerektiği hakkında da bizlere bilgi veriyor. Ama neden şimdi ve neden HES’ler. Çok daha önemlisi artık akan suya bakmayacak olan Türkler kim. Biliyoruz ki akan suyun önüne konan engellerden rahatsız olan rahatsızlıklarını ifade eden insanlar/oluşumlar da var. O zaman kim ya da kimler sorusu özel bir önem kazanıyor.
Neden şimdi sorusu Türkiye’nin içinden geçtiği ve geçerken eklemlendiği dünya kapitalizmindeki ulaştığı aşamayı gösterirken, kimler sorusu ise gerçekleşen yapısal değişimlerin öznelerini işaret ediyor. Süreci inşa edenler açısından dönemin kendine özgü oldukça önemli değişimi; tüm düzenlemelerin devlet otoritesi yani kamu dolayında gerçekleşmesi. HES’lere, özellikle son dönem gerçekleştirilen veya inşa halinde olan HES’lere özgü kendine özgülük ise bir yandan Türkiye’de önemli bir sermaye birikimine sahip SANKO ve ZORLU gibi büyük şirketlerin yanı sıra sayıları epey fazla olan ve yerel olduğunu düşündüğümüz ve yeni kurulan şirketlerin bu alanda yer alması. Ama çok daha önemli olan değişken ise kamu ile sermaye (şirketlerle) arasında yeni tamamlayıcı ilişki/biçimlerin oluşturulmasıdır. Belki HES özelinde söylenecek bir diğer önemli kendine özgülük ise enerji ve su ile ilgili genelleştirilmiş ve kolaya kaçan emperyalizm, dış düşman ifadelerinin yetersiz kalması. Yetersiz çünkü en azından kısa sürede sayıları (işletilen ve işletilecek olan) 1500’ü aşan HES’lerin bu topraklara ait sermayelerden yapılıyor olması. Biraz açalım isterseniz.
“Pragmatik Kapitalist Erdoğan” ve İşleyişi Derelere Kadar Ulaşan Kapitalizmin Mantığı
“Pragmatik Kapitalist Erdoğan” ifadesi bana ait değil. İfade ABD’de yayınlanan Washington Post gazetesi yazarlarından Janine Zacharia’nın yorumu. Zacharia önemli tespitlerde bulunuyor, bu tespitlerden en önemlisi Erdoğan’a ilişkin onun bir ideolog değil de kapitalist piyasaya uygun eylemliliklerde bulunması, bu yorumu da daha önemli kılan Türkiye’de kapitalizmin hızla gelişmesi ve Ortadoğu’ya nüfuz etmeye çalışması. Bu kısacık yazıda (detaylara giremem ama) son dönem yaşanan önemli gelişmeleri ama özellikle de konumuzla ilgili değişiklikleri anlamak için Türkiye’de yaşanan yapısal değişimlere bakmamız gerekiyor. HES’lerle doğrudan bağlantıyı kuracak olursak Türkiye’de kapitalizmin gelişim hızı eşzamanlı ve birbirini tetikleyen iki dinamiğin önünü açıyor. İlki artan kapitalist yaşam ve kapitalist yatırımlar enerjiye olan ihtiyacı artırırken, diğer yandan aynı gelişmeyle doğrudan bağlantılı olarak enerji ihtiyacının varlığında enerji yatırımlarını önemli kılıyor. Türkiye pratiğinde suya ilişkin değişimlerin en azından şimdilik gerek ideolojik ve gerekse doğrudan maddi kaynağı enerji olarak karşımıza çıkıyor.
Kapitalist gelişmelerin temelinde enerji yani doğada var olan kaynakların değişim değeri yani piyasa için işlenerek dönüştürülmesi/üretilmesi enerji gereksinimini arttırıyor. Bu enerji ilk elden emek-gücü olarak işçileştirilenlerin maddeye biçim veren enerjilerini sisteme tabi kılarken, aynı zamanda emek-gücünün açığa çıkardığı iş yapma yeteneğini arttıracak enerjiye de ihtiyaç var. Etimolojik köken olarak enerji eski Yunan dilinde zaten bir şeylere biçim verecek etkinlik ve iş kelimelerinden türüyor. Neyse Türkiye’de kapitalizmin gelişmesi hem bir yaşam tarzı olarak üretim ve tüketim alanında enerji ihtiyacını arttırırken, bu ihtiyaç ise bilfiil enerji kaynaklarını açığa çıkarmak ve bir aşamada da bu alanlara yatırım yapmak yani sermayenin değerlenme alanı olarak bu alanları kullanmak özel önem kazanıyor. İnternet taramasında bulduğum Yukarı Manahoz Regülatörü ve Hidroelektrik Santralı Projesi tanıtım Raporu’nda HES’lerin neden gerekli olduğu açıklanıyor.
“Hızlı nüfus artışı ve buna bağlı olarak hızlı gelişme ve endüstrileşme sonucunda ülkemizde enerji açığı oldukça önemli bir şekilde kendini hissettirmeye başlamıştır. Gereksinim duyulan enerji açığı çeşitli yollardan temin edilmektedir. 1999 yılı itibariyle Türkiye'de üretilen enerjinin sadece % 59.2'si öz kaynaklarımızdan sağlanmaktadır. Dışa bağımlı enerji üretiminin büyük bir bölümü petrolden (% 8.9) ve doğalgazdan (%31.9) sağlanmaktadır ve Türkiye gelişen ihracatına rağmen, ihracat gelirlerinin büyük bir bölümünü petrol alımına ayırmak zorundadır. Dış ekonomik dengeyi olumsuz etkileyen dışa bağımlı enerji üretimi ayrıca güvenilir de değildir. Bu nedenle enerji üretiminde öz kaynaklarımızın arasında hidrolik potansiyel, yenilenebilir kaynak olması, işletme ve bakım masraflarının az olması, çevre kirliliği yaratmaması en önemlisi ulusal niteliği ile güvenilir enerji arzını sağlayan kaynak oluşu gibi özellikleri dolayısıyla ilk sırayı alıyor” (Yukarı Manahoz Regülatörü ve Hidroelektrik Santralı Projesi tanıtım Raporu)
Açıklama bir yandan sistemin üretim ve tüketim için artan enerji ihtiyacını işaret ederken diğer yandan nasıl oluyorsa ilk defa “bağımsız” olma önem kazanıyor. Ve enerjiyi kendi kaynaklarından yaratma özel bir önem taşıyor. Yine bir toplumsal iyiye işaret ediliyor; ödemeler dengesi açıkları. Ama HES’ler için özellikle son zamanlarda gerçekleştirilen ve literatürde “mini” ve “mikro” ölçeklerdeki HES yapımları için önemli bir tespiti daha yukarıda görebiliyoruz. Bu tespit ise HES’lerin sabit ve işletme sermaye maliyetlerinin az olması. Bu ifade sayısı yüzleri bulan ve yerelliklerden yükselen ve genellikle de mühendis yatırımcılar tarafından kurulan şirketlerin varlığını da açığa çıkarması açısından önem kazanıyor. Yerel-mühendislerin etkin olduğu şirketlerin varlığı iki açıdan önem kazanıyor, birincisi yerel güç ilişkilerinin devreye girmesi. HES’lere karşı verilen mücadelelerin daha çok yerel topluluklardan açığa çıktığı düşünülürse bunun mücadele açısından ne kadar önemli olduğu açığa çıkıyor. Diğer yandan mühendis-çekişli şirketleşme eğilimi bu alanda toplumsal açıdan muhalif işlevler üstlenecek olan TMMOB’nin işini zorlaştıracak nitelikte. Yerel ölçekte gelişen şirketler ile artık gözümüz açıldı diyerek enerji ve dolayısıyla HES alanında yatırım yapan Sanko, Çalık, Anadolu Holding gibi büyük sermayeler kapitalizmin temel işleyişini hem merkezileşen sermayeler ve hem de küçük ölçekli ve yerel sermayeler üzerinden toplum üzerinde dolayısıyla bitkiler, hayvanlar ve insanlar üzerinde daha bir artışını gösterecek nitelikte. Kapitalizmin işleyişinin geniş alanlara yansıyacak/etkileyecek biçimler alması aynı zamanda siyasi iktidarın bu çevrelere ilişkin düzenlemeler yaptıkları ölçüde güç donanımlarını arttırmaya yarıyor. Bu ifade AKP iktidarı için çok daha bir önem kazanıyor. Çalık gibi geç kapitalistleşen ama kendi değimleri ile agresif bir birikim süreci izleyen sermaye grupları ile Sanko gibi grupların ve daha adlarını sanlarını duyamadığımız onlarca şirketin siyasi iktidar dolayında güçlerini arttıracaklarını ama siyasi iktidar ile bu ilişkilerin derinleşip-merkezileşmesinden güçleneceğini söylemek sürece ait kötümser olmamızı sağlayacak gerçeklikler. Bu ilişki kendisini siyasi iktidarın yasal hukuksal düzenlemeler yapması ile daha açık bir biçim alacak.
Su Kullanım Hakkı Anlaşması: Suya Bakmayanların, Dokunanların Anayasası
HES’lere ilişkin en önemli gelişme Su Kullanım Hakkı Anlaşması’dır. Bu önemi zaten düzenlemeyi yapanlarda biliyor. HES temel atma merasiminde Çevre ve Orman Bakanı Eroğlu açıkça ifade ediyor:
“Bizim yapmaya çalıştığımız ekonomik büyümenin talep ettiği enerji ihtiyacını karşılamak ama aynı zamanda yerli ve yenilenebilir kaynakları en üst seviyede değerlendirmektir. İşte bu sebeple Su Kullanım Hakkı Anlaşması ülkemiz için bir milattır”(HES Temel Atma Merasimi Veysel Eroğlu’nun Konuşma Metni 03 Nisan 2008 – Karabük)
Evet HES’ler için bu anlaşma bir milattır ama bu miladı tanımlayan en önemli yasal düzenek ise enerjide özelleştirmenin önünü açacak 4628 Sayılı Elektrik Piyasası Kanunu olmuştur. Kanun birinci maddede kanunun amacını işaret ediyor:
“Bu Kanunun amacı; elektriğin yeterli, kaliteli, sürekli, düşük maliyetli ve çevreyle uyumlu bir şekilde tüketicilerin kullanımına sunulması için, rekabet ortamında özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösterebilecek, mali açıdan güçlü, istikrarlı ve şeffaf bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması ve bu piyasada bağımsız bir düzenleme ve denetimin sağlanmasıdır. Bu Kanun; elektrik üretimi, iletimi, dağıtımı, toptan satışı, perakende satışı, perakende satış hizmeti, ithalat ve ihracatı ile bu faaliyetlerle ilişkili tüm gerçek ve tüzel kişilerin hak ve yükümlülüklerini, Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumunun kurulması ile çalışma usul ve esaslarını ve elektrik üretim ve dağıtım varlıklarının özelleştirilmesinde izlenecek usulü kapsar.”
Kanun “bir elektrik enerjisi piyasasının oluşturulması” için gerekli düzenekleri işaret ediyor. Piyasa var olan ama kullanılamayan potansiyeli harekete geçirmeyi amaçlıyor. Potansiyeli harekete geçirmek belki de en açık ifade ama en teknik ifade. Potansiyel olanı açığa çıkarmak yani henüz kullanılmayanı kullanılması gereken şeyleri işaret etmeye yönelik her türlü nötr/teknik dil bu anlamda kötü. Kötü; insanlar için. Kötü, hayvanlar için kötü, canlı olmayan canlı doğa için kötü. Potansiyel ne için potansiyel. Kalkınma ilerleme ve gelişme için potansiyel. Bu teknik mühendislik dili kadar tehlikeli bir meşrulaştırma hali yok herhalde.
Potansiyeli açığa çıkarma çabasındaki güçlere baktığımızda epey bir çeşitlenme halinin olduğunu görüyoruz. Birkaç örnek: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu (EPDK) Başkanı Hasan Köktaş sermayenin yapımını üstlendiği 61 hidroelektrik santralın (HES) temelini atma töreninde,
“sürmekte olan özel sektör yatırımlarının tutarının 18 milyar YTL olduğunu belirterek, ‘Ülkemizin her yerinde temelleri atılan yeni üretim tesisi yatırımları, önümüzdeki 12 yıl içinde ülkemiz enerjisi sektörüne yapılması gereken yaklaşık 100 milyar dolarlık yatırımın özel sektör tarafından yapılabileceğinin somut göstergesidir”(Referans Gazetesi).
diye bir açıklamada bulunuyor. Aynı açılış buluşmasında DSİ Genel Müdürü Haydar Koçaker: Potansiyelimizin yüzde 80'ini kullanacağız diyor. Genel Müdürü Haydar Koçaker
“su kullanım hakkı anlaşmaları ile özel sektör tarafından yapımına talip olunan projelerin 20 bin 620 MW kurulu gücünde olduğunu belirterek, ‘Bu rakam, ülkemizin kurulu güç bakımından en büyük santralı olan Atatürk Barajı'ndan sekiz kat daha büyük. Bu projeler tamamlanınca ülkemizin hidroelektrik potansiyelinin yüzde 80'i kullanılır hale gelecek’ diyor”
(Referans Gazetesi).
Aynı temel atma töreninde çok açık ve açık olduğu kadar sürece sermayenin nasıl agresif yaklaştığının göstergesi olarak Sanko Holding Başkanı Abdülkadir Konukoğlu ise;
“Temeli atılan Yedigöze HES'i yapacak olan Sanko Holding Başkanı Abdülkadir Konukoğlu ‘Şimdi sen tekstilcisin, ne işin var elektrik sektöründe diyeceksiniz. Herkes böyle bakıyor. Tekstilde 5'inci, elektrikte 1'inci kuşağız. Yıllarca barajlar yapılmış biz bakmışız, ama şimdi gözümüz açıldı. Bunu da herkes bilsin’ dedi. Ve dağdaki esen rüzgarı, akarsuları evlere getireceklerini sözlerine ekledi.” (ReferansGazetesi).
Çevre ve Orman Bakanı ve DSİ gibi kamusal işleyişe sahip yapılar sıkça işaret edildiği gibi güç kaybetmiyorlar, tam tersine bazen düzenleyici ama genellikle de neredeyse piyasada sermaye gibi hareket eden öznelere, aktörlere dönüyorlar. Kamuya ilişkin değişiklikleri burada bu kısa sürede detaylı analiz edemem ama son dönem gelişmelerde kamunun içsel mimarisinin önemli ölçüde değiştiği ve piyasa mantığının sadece kamuya egemen olmakla kalmayıp, kamunun piyasa mantığı dolayında biçimlendiğini gösteren gelişmelere/uygulamalara tanık oluyoruz. Kamu-özel işbirliği, yap-işlet devre ya da buna benzer düzenlemeler ile bu düzenlemeleri toplumsal alana yayacak yerinden yönetimlerin kaynak yapısını güçlendirerek da piyasa işleyişi içine çekecek düzenlemelerle karşılaşıyoruz. Bu gelişmeler sadece kamu-özelin kendi içinde ve kendi aralarındaki ilişkilerin değişmesi anlamına gelmiyor. Çok daha önemlisi açığa çıkan yıkım ve tahribatın daha bilinçli ve daha donanımlı hale geleceğinin de işareti. Bu gelişmelere bir de suyu koruma adı altında hızla biçimlenen sivil toplum kuruluşları ya da proje yönelimli ulusal ve uluslararası yapılanmaları eklediğimizde durumun vahameti daha da açığa çıkıyor.
Olumsuz gelişmenin nasıl organize bir düşünce içinde biçimlendiğini görmek için bir diğer konuşmayı Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürü’nden dinleyelim:
“Değerli Konuklar, Suyumuzun her damlasını elektriğe dönüştürmek istiyoruz. Yaklaşık 140 milyar kWh‘lik ekonomik hidroelektrik potansiyelimiz var. Halen; işletmedeki santrallarımız 14.278 MW‘a ulaştı. İnşa halinde olan, lisans almış ve lisans başvurusu yapmış projelerin toplamı ise 23.000 MW‘ı aştı.” (Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürü M. Kemal Büyükmıhçı MMO, Bülten 139, s 91)
Suya sadece bakmayan ona müdahale edenlerin anayasası olan “Elektrik Piyasasında Üretim Faaliyetinde Bulunmak Üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması İmzalanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik” ve bu yönetmelik üzerinden DSİ ile anlaşma yapan firmaların dökümünü yine DSİ web ortamında bir araya getirdiğimizde kısa sürede bütün ülkenin HES şantiyesine dönmesinin tarafları ve izledikleri yolu da daha detaylı görmüş oluyoruz. Zaten yönetmeliğin amaçlar kısmında temel yönelim de belirlenmiş:
“Bu Yönetmeliğin amacı, 4628 sayılı Elektrik Piyasası Kanunu hükümleri çerçevesinde halen piyasada faaliyet gösteren veya gösterecek tüzel kişiler tarafından hidroelektrik enerji üretim tesisleri kurulması ve işletilmesine ilişkin üretim, otoprodüktör, otoprodüktör grubu lisansları için DSİ ve tüzel kişiler arasında düzenlenecek Su Kullanım Hakkı Anlaşması imzalanması işlemlerinde uygulanacak usul ve esasları belirlemektir.”
Yine yönetmeliğin 4. maddesi yani tanımlar kısmı da kamu-özel ilişkisi üzerinden kurulan ilişkiyi yani “suya sadece bakmayan/müdahale edenler”i daha belirgin kılıyor. Tanımlar kısmında kamuya atfen bakanlık (Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığını), DSİ (Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğünü), TÜİK (Başbakanlık Türkiye İstatistik Kurumunu), EİE (Elektrik İşleri Etüt İdaresi Genel Müdürlüğünü), kamunun özelleşme sürecindeki iki önemli kurumu; EPDK ( Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunu) ve EÜAŞ (Elektrik Üretim Anonim Şirketini) işaret ediyor. Diğer yandan şirket ise lisans almak üzere Su Kullanım Hakkı Anlaşması yapmak için başvuran anonim veya limited şirketi yani sermayeyi temsil ediyor. Burada HES’lerin özellikle mikro ve mini HES’lerin ilk sabit maliyet ve işletme maliyetlerinin düşük olması farklı ölçeklerdeki ve dolayısıyla Anadolu’ya yayılmış sermayeyi temsil ediyor. Peki bunlar nerede buluşuyorlar? Tanımlar kısmının m bendinde işaret edilen piyasada yani yönetmeliğin dili ile Elektrik enerjisi piyasasında buluşuyorlar. Peki “suya sadece bakmayan/dokunanlar” bunlarla mı sınırlı hayır. Bir de ÇED yani çevresel etki değerlendirmesini yapan akademik dünyanın ve alanın uzmanları da sürece dahil oluyor.
Tanımlar kısmında yer alan Ortak Tesis ifadesi aslında konumuz açısından çok ama çok önemli. Çünkü HES olarak uzun zaman aralıkları ile sermayeye aktarılan suyun kullanımı sadece enerji üretimi değil bu tanımda işaret edildiği üzere “Enerji üretimi yanında sulama suyu, içme ve kullanma suyu temini ve taşkın koruma gibi birden fazla maksada hizmet eden tesisi” ifade ediyor. Yani her geçen gün önemi artan bir meta olarak suyun sadece enerji değil depolama ve başka amaçlarla kullanılması da açık bir şekilde dile getiriliyor. Hükümetin Orta Vadeli Program’ına ve Krize Karşı Teşvik programlarına bakıldığında bu ortak tesis ifadesi de belirginlik kazanıyor. Yukarıda işaret ettiğimiz, kapitalizmin Türkiye’de hem merkezileşen hem de saçılan dinamik yapısı aynı zamanda sermayenin değerlenme alanı olarak doğal kaynakları hızla gündemine aldığını gösteriyor. Yani yıkım makinesi olan kapitalizm insanlar üzerinden yarattığı sermayeleri değerlendirmek için hızla doğaya gözünü dikmiş durumda.
Suya Dokunanlar Çevreye Dokunmayacaklar:
HES’lere ilişkin açıklamalarda belki de en çok dikkat çeken yukarıdaki HES projesinde de belirtilen HES’lerin “çevre kirliliği yaratmadığı” ifadesidir. Öyle ya toplumun kalkınması için, lüks yaşam için, ödemeler dengesindeki enerjiye yapılan harcamaların azaltılması için enerjiye ihtiyacımız var ve HES’lerde çevreye en az zarar veren enerji kaynağı olduğu için potansiyellerin değerlendirilmesi gerekiyor. Tunceli'deki Munzur Vadisi Milli Parkı içinde yer alan Mercan deresine vurulan altın kelepçenin nasıl binlerce yıl yatağında akan dere ile birlikte çevresini tahrip ettiğini gözlerimizle gördüğümüz için HES’lerin çevre kirliliği yaratmadığı ifadesinin dile getirildiği her durumda içim sızlıyor. Toplumsal ortak çıkar adına savunulan ve akan derelere onlarca kelepçe anlamına gelen HES’ler doğayı ve dolayısıyla bu bölgelerde yaşamlarını sürdüren insanların yaşam ortamını mahvediyor. Şirketlerin, sermayenin enerji ve başka nedenlerle suyun kullanım hakkını elde etmesi, hem de bunu kamu ile işbirliği ile elde etmesi yaşana süreci yani tahribatı hızlandırıyor. Yüzlerle ifade edilen HES’lerin kısa zaman dilimi içinde 1600 civarında bir rakama ulaşması suya dokunmanın hızını gözler önüne seriyor.
Yerel Topluluklardan Kabaran Öfkesi, Proaktif Bilinçlenme ve Çapraz Dayanışma Ağları
Suya dokunma hızlandıkça Anadolu’nun dört bir yanından öfkeler de artıyor. Suya dokunma yukarıda yönetmelikte gösterildiği gibi ülke düzeyinde organize bir şekilde gerçekleştikçe, sermaye-kamu işbirliği ile tahrip edilen yer-mekanlardan da karşı çıkışlar yükseliyor. Yaşam ortamını savunan bu öfke oldukça anlamlı ve önemli ama bir o kadar yerel-mekanlara yayıldığı için ortak bir dil-talep üzerinden biçimlenmesi bir o kadar zor. Suya dokunanları ortak kılan karlılık iken ve bu amaç Anadolu’da yer-mekan ayırmadan Türkü, Kürdü, Alevisini içine alacak şekilde yıkım sürecini işletirken (Karadeniz’deki HES projesi sayısının 341 olarak açıklandığı raporda, Akdeniz bölgesi 225, Doğu Anadolu 30, Güneydoğu Anadolu 20) ulusalcı-şoven duygulara sarılmak oldukça anlamsız.
Gördüğüm sorunlu bir diğer alan ise, su sorunun kendisine gereken önemi vermeden, politik genel amaçlar üzerinden su sorununa yaklaşmak. Yükselen öfkenin kaynağını görmeden o öfkeyi kafa-kola almak. Belki de yıkım sürecine/kapitalizme karşı mücadeleyi en çok olumsuz etkileyen tarz bu olsa gerek. Su sorunu mu ve onu yaşayan farklı yereller mi, kadınlar mı, aman işçi sınıfı olmadan bu kesimlere yönelik her çaba anlamsız diyen bilinçli olarak karikatürize ettiğimiz bir yaklaşım. Su sorunu sadece insana ait sorun değil tüm yaşama ait sorundur ve su sorunun varlık nedeni de kapitalizmdir. Ama suya ulaşamama ya da ulaşıp da gereken fiyatı karşılayamama, ve bu sorunla kadın olarak yüzleşme kendi içinde farklılıkları içeriyor. Bu sorunu yaşayanlara dokunmak ancak sorunu politik düzleme taşıma anlamına geliyor.
Fakat suya dokunanlara karşı gösterilecek bir diğer sorunlu yaklaşım da yerel/olgusal ve kendine olanı öne çıkararak sorunu romantikleştirmek, lokalize etmek olacak. Sorunu yaratan kapitalizmdir. Çözüm de kapitalizme karşı ortak bir zemin hazırlamaktan geçer. Ama bu zeminin yaratılması sorunu yaşayanlarla anti-kapitalistler arasında kurulacak ve her iki tarafın da zaman içinde yeniden biçimlenmesine yol açacak esnek ama kararlı bir birlikteliği içermeli. Ne sorunu yaşayanın kendine özgü olma hallerini göz ardı etmek ama ne de sorunu genelleşmiş anti-kapitalist, anti-patriarkal dinamiklerden ayrı düşünmemek gerekir. Bu anlamda çapraz dayanışma ağlarının örülmesi gerekiyor. Derelerin kardeşliğinin örülmesi bu anlamda oldukça önemli. Ülkenin dört bir yanında akan suya elini uzatanlara karşı, farklı kültürler, farklı renkler, farklı dillerin bir araya gelmesi ne güzel. Kolombiya su militanı D.Urrea’nın anlamlı ifadesini buraya taşımamız gerekiyor:
“Su için mücadele yaşam için mücadeledir. Bu mücadele bizleri farklı bayrağa sahip olmanın, farklı ırkta olmanın, farklı politikalara sahip olmanın ötesine taşır. Yaşam için mücadele bizleri birleştirir.” (Danilo Urrea, Kolombiya)
Evet HES’lere karşı bir şeyler yapmak daha zor. Ama bir o kadar da zorunlu. Çünkü artık yaşamın özü olan ortak kullanımlar -commons- (su, orman) sermayenin yeni birikim dinamiklerinin temel belirleyeni oldu, oluyor. Bu onları daha pragmatist kılıyor. Ama kapitalizmin yapısal belirleyenleri daha belirleyici olduğu ölçüde, arkasında daha büyük enerjiler açığa çıkarıyor. Konukoğlu “ama şimdi gözümüz açıldı… dağdaki esen rüzgarı, akarsuları evlere getireceklerini” söyleyecek kadar kararlı, bakan Veysel Eroğlu “Bu sebeple kim ne derse desin… Yapmamız gerektiği için yapacağız” derken kararlı. O zaman bu yıkımı yaşayanlar ve yıkımın kapitalizme ait sürecin parçası olduğunu bilenler de kararlı olması gerekiyor. Sadece sokaklar da değil, suya dokunanların hareketlerini önceden tanımlayacak proaktif bilinçlenme ile sokakları birleştirecek çapraz dayanışmaya dayanan ağlar/organizasyonlar oluşturmak gerekiyor.
*Bu yazı Suyun Ticarileşmesine Hayır Platformu’nun düzenlediği HES’leri tanıtım toplantısına sunulmuştur. Bu toplantıya yapılan sunuşlar Çevre Mühendisler Odası’nca Nehir Tipi Hidroelektrik Santrallar (HES) ve Su Havzalarının Ticarileştirilmesi başlığı altında yayınlanmıştır.
HES İNŞAATLARINDA İŞÇİ ÖLÜMLERİ
Kurulduğu yerlerde doğal yaşam alanlarına ağır tahribatlar veren hidroelektrik santrallerinin inşaatlarında da yeterli önlemler alınmıyor. Geçtiğimiz hafta HES inşaatlarında yaşanan kazalarda 2 işçi yaşamını yitirdi
Bir hafta içerisinde HES inşaatlarında yaşanan iki ayrı kazada iki işçi yaşamını yitirdi. Kazalardan ilki Muğla’nın Fethiye ilçesinde yapımı devam eden Göltaş Hidroelektrik Santrali’nde yaşandı. Montaj işi yapan Şükrü Ekinci, kaynak yaptığı ray arabasının iplerinin kopması sonucu yaklaşık 25 metre sürüklendikten sonra beton bloklar arasında sıkıştı.
Cesedi teslim edecek ailesi dahi yok
İşçinin ölümünün ardından cesedini teslim edecek kimse bulunamaması başka bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Şükrü Ekinci’nin, 17 Ağustos Büyük Marmara Depremi’nde anne babasını ve 3 kardeşini de kaybettiği öğrenildi. Cenazeyi teslim edecek bir yakını olmadığı için, taşeron işçinin cesedini arkadaşları teslim aldı.
Ölümlü kaza yaşanan bir diğer HES inşaatı ise Çorum’un Ortaköy ilçesinde bulunan İncesu Hidroelektrik Santrali. Santral inşaatında yüksek gerilim hattında çalışan Erdoğan Çelik isimli işçi, elektrik akımına kapıldı. Ortaköy Devlet Hastanesi’ne kaldırılan Çelik’in olay yerinde yaşamını yitirdiği belirlendi. Özel bir elektrik şirketinde çalışan Çelik’in ailesinin Ordu’da olduğu öğrenildi.
Sendika.Org
5. KARABURUN BİLİM KONGRESİ BAŞLIYOR
5. Karaburun Bilim Kongresi 2-5 Eylül 2010 tarihleri arasında "Akademi ve Gündem" başlığıyla İzmir Karaburun ve Mordoğan'da yapılacak.
Kongre Programı
www.kongrekaraburun.org
EŞİT, ÖZGÜR BİR ÜLKE İÇİN;
12 EYLÜL ANAYASASI‘NA DA, AKP ANAYASASI‘NA DA HAYIR!
AKP‘nin kendi iktidarını güçlendirme amacıyla hazırladığı ve birbiri ile ilintili olmayan maddeleri tek bir paket halinde halka dayattığı anayasa değişiklik paketi 12 Eylül‘de referandumda oylanacak.
Hükümeti elinde bulundurduğu sekiz yıl boyunca ekonomik, sosyal ve siyasal saldırıları arttırarak sürdüren AKP, bu değişikliklerin geçmesi halinde, işçi ve emekçiler tarafından fiili ve yasal olarak kullanılan birçok hakkı da gasp ederek, topyekûn bir saldırıya geçecektir.
Referandumda "Hayır" diyerek, sadece aldatmacayı boşa çıkarmış olmayacağız, aynı zamanda emek ve demokrasi düşmanı AKP‘ye bir ders vermiş olacağız.
AKP‘nin anayasa değişiklik paketi ne ülkemizin sorunlarına ne de halkımızın ihtiyaçlarına, temel hak ve özgürlüklerine yanıt vermektedir. Anayasa değişiklik paketi eşit, özgür bir ülkenin önünü açmak bir yana, tersine kapatmaktadır.
Önceki hükümetler tarafından da neo-liberal politikalara uygun olarak defalarca değiştirilen 12 Eylül Anayasası halkçı ve demokratik bir içerik kazanmadı. AKP, sendikaları, meslek örgütlerini, demokrasi güçlerini ve tüm muhalefet güçlerini yok sayarak, 12 Eylül Anayasası‘nın antidemokratik seçim yasalarıyla elde ettiği meclis çoğunluğuna dayanarak hazırladığı değişiklik paketini, "Demokratikleşmede büyük adım", "12 Eylül ile hesaplaşma" olarak sunmaktadır. Oysa değişiklik paketinin özü de 12 Eylül düzeninin yenilenerek sürmesini sağlamaktır.
12 Eylül kurumlarını ortadan kaldırmak bir yana yenilerini ekleyen bir paket demokratik olamaz. Bu kurumları kendi iktidarı ve yeni sömürü düzenini güçlendirmek için kullanan AKP, işçi sınıfına saldırının bir aracı olan ‘Ekonomik Sosyal Konsey‘i anayasal bir kurum haline getirmektedir.
12 Eylülcüler 24 Ocak 1980 kararlarını hayata geçirerek serbest piyasa düzeninin, özelleştirmelerin önünü açmış, sermaye egemenliğinin geliştirilmesini sağlamışlardır. Bu politikaların kararlı bir uygulayıcısı olan AKP hükümeti, yeni değişikliklerle, "kamu yararı" denetiminden kaçarak özelleştirmelerin ve sermaye egemenliğinin önündeki bütün engellerin temizlenmesini amaçlamakta; halkın güvenceli iş, insanca yaşam, yaşanabilir bir doğa haklarına saldırmaktadır.
AKP, 12 Eylül‘ün getirdiği grev yasaklarını korumakta, kamu çalışanlarına grev hakkı tanımadığı gibi grev yasağını sağlama bağlamakta, Kamu Görevlileri Hakem Kurulu kararları "toplu sözleşme hükmündedir" ve "kesindir" diyerek hükümetin kamu çalışanları karşısındaki dayatmalarına "toplu sözleşme" adını vermektedir.
Aynı zamanda ve aynı işkolunda birden fazla sendikaya üye olunabileceği ve birden fazla sözleşme yapılabileceğine yönelik düzenlemelerle, patron yanlısı ve hükümet yandaşı sendikaların önü tamamen açılmak istenmektedir. Sendikalaştıkları için işten atılan işçilerin üzerine panzer yollarken, pakete birden fazla sendikaya üye olunabileceği hükmünü koyan AKP, emeklilere, üreticilere, çiftçilere, ev işçilerine ve işsizlere sendika kurma ve üye olma hakkı tanımamaktadır.
Yine AKP 12 Eylülcülerin ‘yönetimde istikrar‘ amacıyla koydukları yüzde 10 seçim barajına aynı gerekçeyle sahip çıkarak korumakta, 12 Eylülcülerin yaptığı gibi yürütmenin ve Cumhurbaşkanının yetkilerini daha da arttırarak yargıyı siyasal iktidara hepten bağımlı kılmaktadır.
Bu değişiklik paketi ülkeyi demokratikleştirmek bir yana piyasa düzeni ve sermaye egemenliğini daha da sağlamlaştıracaktır. Bu süreçte, ‘Başkanlık Sistemi‘ne geçişi sağlayacak adımlar atılarak demokrasi alanının daha da daraltılacağı görülmektedir.
12 Eylül‘de yapılacak referandumda anayasa değişiklik paketine "hayır" demek; hem 12 Eylül Anayasası‘na hem AKP Anayasası‘na ve 8 yıllık AKP iktidarının uygulamalarına "hayır" demektir. Eşitliği, özgürlüğü ve demokrasiyi esas alan yeni bir anayasa ihtiyaçtır. Kuşkusuz bu anayasa emekçilerin ve ezilenlerin mücadelesinin ürünü olacaktır. Bizler böyle bir anayasa ve fiili kazanımlar için mücadele edeceğiz.
Acil taleplerimiz şunlardır:
12 Eylül ve darbe kurumları olarak bilinen ve toplumu üniversitelerden yargıya; basından sendikal örgütlenmeye kadar bütünüyle kontrol altına almayı hedefleyen yapılar ortadan kaldırılmalıdır.
Halkın siyasal temsiliyetinin önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Bunun için öncelikle yüzde 10 seçim barajı kaldırılmalı; adil bir seçim yasası hazırlanmalı, anti-demokratik Siyasi Partiler Yasası değiştirilmelidir.
Halkın siyasal mücadele ve örgütlenme hakkı önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır.
Sendikal barajlar kaldırılmalı, grev ertelemeleri yasaklanmalı, kamu çalışanlarına grev ve siyaset hakkı sağlanmalıdır.
Güvencesiz çalışma yasaklanmalı, işten çıkarmalar durdurulmalıdır. Fazla mesai yasaklanmalı, ücretler düşürülmeden haftalık çalışma saati 35 saate çekilmelidir.
Halkın parasız eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, su, temiz bir çevrede yaşama ve güvenceli çalışma hakkı gibi en temel hakları anayasal güvence altına alınmalıdır.
Kürt halkının dil, kültür ve kimlik talepleri karşılanmalı, eşit haklar anayasal güvenceye alınmalıdır.
Alevi yurttaşların eşit yurttaşlık talepleri karşılanmalı, ayrımcılığa son verilmeli, 12 Eylül‘ün bir ürünü olan zorunlu din dersleri kaldırılmalıdır.
Kadına yönelik ayrımcılık yasaklanmalı; kadınların çalışma yaşamına katılımının önündeki engeller giderilmeli, güvencesiz çalıştırılmaları önlenmeli, kadına yönelik şiddetin engellenmesi için tedbir alınmalı ve kadınların tüm sosyal ve siyasal haklarını güvence altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır.
Özelleştirmeler durdurulmalı, özelleştirilen kamu kurumları tekrar kamuya iade edilmelidir.
Eşit, Özgür Bir Ülke için; 12 Eylül Anayasası‘na da, AKP Anayasası‘na da HAYIR!
Mehmet Soğancı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı
DİSK: “12 EYLÜL ÜRÜNÜ ANAYASA(K)’A DA, 12 EYLÜL UZANTISI (B)ANAYASA’YA DA HAYIR”
DİSK Ankara Bölge Temsilciliği Referandum'la ilgili 27 Ağustos 2010 Cuma günü saat 13.00'de Kızılay GİMA önünde etkinlik gerçekleştirecek.
DİSK: "12 Eylül askeri darbesinde en çok bedel ödemiş örgütlerden biri olarak, darbelerin işçi sınıfı ve emekçi halka neler getirdiğinin bilincindeyiz. Darbecilerin baskı, şiddet ve işkence uygulamalarının dışında, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu hukuk karmaşası da, YÖK’ü, RTÜK’ü, MGK’sı, siyasal partiler ve seçim yasaları ile sendikal yasaların hepsi de 12 Eylül ürünüdür. Türkiye’ye giydirilen bu deli gömleği yaşanan hukuksuzluğun ve eşitsizliğin temel nedenidir.
Sadece bugün değil, 12 Eylül zindanlarında da bu hukuksuzluğa karşı çıkmış, 82 Anayasası’na HAYIR demiş, “eşitlikçi, özgürlükçü ve demokratik yeni bir anayasa” konusunda yıllardır mücadele etmiş bir örgüt olarak bugün “sözde 12 Eylül karşıtı söylem” ile dayatılan B-ANAYASA’ya HAYIR demenin kararlılığı içindeyiz."
BASIN AÇIKLAMASI
İMO, MMO VE MO’DAN YAPI DENETİMİ UYGULAMASI ÜZERİNE ORTAK BASIN AÇIKLAMASI
İnşaat Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Mimarlar Odası, 19 pilot ilde uygulanan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası’nın Bakanlar Kurulu Kararı ile 1 Ocak 2011’den itibaren 81 ile yayılacak olması üzerine, 11 Ağustos 2010 tarihinde yasanın eksikleri ve karşılaşılan sorunlarla ilgili bir basın açıklaması yaptı.
Yapı Denetimi Uygulamasının Tüm Ülkeye Yaygınlaştırılması;
Göstermelik Olmaktan Uzak, Etkin, Yaygın, Uygulanabilir, İzlenebilir Bir Sistem İle Hayata Geçirilmelidir
2001 yılında Meslek Odalarımızın, oluşturulacak yeni sisteme ilişkin kaygılarına ve sistemin sağlıklı işlemesine yönelik görüş ve önerilerine rağmen yasalaşan ve sadece 19 pilot ilde uygulandığı için yoğun eleştirilere neden olan 4708 sayılı Yapı Denetim Yasası, Bakanlar Kurulu Kararı ile 1 Ocak 2011‘den itibaren 81 ilin tümüne yayılacaktır. Bu karar, depremselliği ve sorunları aynı olan bir coğrafyada iki farklı sistem uygulamasına son vermesi bakımından ilk bakışta olumlu görünmekle birlikte, yasanın eksik, yanlış, aksayan ve uygulanamayan yanlarının ilgili tarafların görüşlerine başvurularak yeniden düzenlenmesi gerekliliği, yasa hedefleri açısından yaşamsal önem taşımaktadır. 2001 yılında yasalaşma sürecinde ifade edildiği üzere, mevcut yasada mesleki yeterlilik, eğitim, belgelendirme, izlenebilirlik, denetim mekanizmasının etkin ve yaygınlığı ve kamu yapılarının denetim dışı kalması gibi çok önemli eksiklikler bulunmaktadır. Ayrıca yürürlükteki diğer yasa hükümleriyle çelişkiler de bulunmaktadır.
Nüfusunun yüzde 98‘i deprem tehlikesi altında yaşayan ülkemizde konutların % 67‘si kaçak ya da ruhsatsızdır. Bina stokunun % 40‘ı oturulabilir durumda değildir. Fakat mevcut Yasa, 3194 sayılı İmar Yasasının 26. maddesinde belirtilen kamu yapı ve tesisleri ile 27. maddede belirtilen ruhsata tabi olmayan yapılar ve bodrum kat hariç tek parselde bulunan ve 200 m²‘i geçmeyen iki katlı müstakil yapıları kapsam dışında bırakmıştır. Bu noktada ülkemizde son dönemlerde yaşanan büyük depremlerde kamu yapılarının en az özel yapılar kadar zarar gördüğü gerçeği gözetilmelidir. 17 Ağustos Marmara Depreminde ve 1 Mayıs 2003 Bingöl Depreminde yıkılan kamu binaları ve buralarda kaybettiklerimiz belleklerimizde acı izlerini halen korumaktadır.
Bu yaşamsal gerçeklerden hareketle önemle belirtmek isteriz ki; Yapı Denetimi, kent planlamasından başlayarak, yapıya ilişkin tasarım projeleri ile inşaatın imalat sürecini kapsayan bir bütündür. İnşaat süreci ise, yapının oturacağı zeminin etüdü ile başlar, hazırlanan plan ve projelerin İmar Kanunu ve Yönetmeliklerine, teknik şartname ve kurallara ilişkin mevzuat ile TMMOB‘ye bağlı ilgili Odaların Yönetmelik, Yönerge ve Çizelgelerine uygun olarak üretilip üretilmediğinin denetimi ile devam eder.
Bu açıdan Yasanın temel eksiği, mühendislik mimarlık hizmetlerinin mesleki yeterlilik, eğitim, belgelendirme ve denetleme boyutlarını içermemesi ve birçok kez eleştirdiğimiz "imzacılık" yaklaşımına ortam yaratılmasıdır.
07.08.2010 tarihli ve 27665 sayılı Resmi Gazete‘de yayımlanan Yapı Denetimi Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelikte yapılan değişiklikler de TMMOB‘ye bağlı ilgili odaların değerlendirme kriterleri dikkate alınmadan hazırlanmıştır.
Süresi 5 yıl olan Yapı Denetçiliği ve Proje Denetçiliği Belgesinin geçerli olduğu süre içinde meslek içi eğitimlerin sürekli hale getirilmesi ve eğitim programlarının Bakanlık ile TMMOB‘ye bağlı ilgili Odaların ortak çalışması ile belirlenmesi için 2006-2007 yıllarında Bakanlık ile bizlerin koordineli olarak hayata geçirdiği eğitim çalışmasının devamının getirilmemiş olması ve bu konunun yasada hüküm altına alınmaması önemli bir diğer eksikliği oluşturmaktadır.
Yapı denetim sisteminin önemli temellerini oluşturan yapı sigortası ve mesleki sorumluluk sigortası da bu süreçte bir türlü uygulamaya geçirilememiştir.
Yine yapı denetim sürecinde tanımlanan şantiye şefliği uygulanabilir olmaktan uzak, mühendis ve mimarların imzalarıyla geçiştirilen bir uygulamaya dönüşmüştür.
Yasaya göre yapı denetim kuruluşlarının yapı sahipleri tarafından belirlenmesi gerekirken, uygulamada müteahhitler öne çıkmakta, bu durum haksız rekabet koşullarına neden olmakta, bağımsız bir yapı denetim sisteminin oluşmasının koşulları en başta yok olmaktadır.
Çözüm Önerileri
Yukarıdaki tespitler ışığında yasal, yönetsel ve uygulamaya dönük köklü değişikliklere ihtiyaç duyulmaktadır. Aşağıda imzası bulunan meslek odaları olarak önerilerimizi kamuoyunun dikkatine sunuyoruz.
1- Yapı denetiminde meslek odalarının sürece daha etkin katılımını sağlayacak yeni bir planlama, tasarım, üretim ve denetim süreci modeline ihtiyaç vardır. 4708 Sayılı Yapı Denetim Yasası ile 3194 Sayılı İmar Yasası ve bağlı ikincil mevzuatın bu model esas alınarak yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.
2- Yapı Denetiminin anahtarı "Mesleki Denetim", onun olmazsa olmaz koşulu da TMMOB‘ye bağlı meslek odalarının yürüttüğü "Yeterlilik ve Belgelendirme" faaliyetleridir. Bu nedenle yapı denetimi ile ilgili kamusal yapılanmalarda TMMOB‘ye bağlı ilgili Odaların görev, yetki ve sorumlulukları tanımlanarak temsilleri sağlanmalıdır. Denetçi Belgelerinin verilmesi ve takibi TMMOB‘ye bağlı Odalar tarafından yapılmalı, yapı denetimi mekanizmasında yer alan meslektaşların sicillerinin tutulması ve meslek içi eğitimler TMMOB‘ye bağlı ilgili Odalarca yapılmalıdır.
3- Bütün kamu yapıları yasa kapsamına alınmalıdır. TOKİ, KİPTAŞ ve benzeri kuruluşların inşaatlarının denetimi, yapı denetim sistemi içerisine dahil edilmelidir.
4- Yapı denetim kuruluşlarının denetimi ve ceza sisteminde halen uygulanmakta olan yöntem sorunludur. Doğrudan kapatma yerine sistemin daha doğru işleyişini sağlayacak para cezalarını da kapsayan kademeli yaptırımlar uygulanmalıdır.
5- Yapı üretimi düzeninin asli öğelerinden olan müteahhitliğin tanımı netleştirilmeli yapı ile ilgili uzmanlığı olmayan meslek sahiplerinin yapım işini üstlenmesi engellenmelidir.
6- Yapı denetim uygulamasını sağlam bir zemine oturtacak Yapı Sigortası ve Mesleki Sorumluluk Sigortası sistemine bir an önce geçilmelidir.
7- Yapı denetim uygulamasını yönlendiren her türlü karar sistemi, konu ile ilgili tüm kurum ve kuruluşların yer alacağı süreçlerde oluşturulmalıdır.
8- Ticari yanı ağır basan zoraki çok elemanlı, hantal yapılı, mali açıdan çok külfetli yapı denetim şirketi modeli yerine; uzmanlık ve ahlaki niteliklere sahip yapı denetçilerinin etkinliğine dayalı bir Yapı Denetim Uygulaması modeli geliştirilmelidir.
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu
TMMOB Makina Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu
TMMOB Mimarlar Odası Merkez Yönetim Kurulu
DEPREME DUYARLILIK YÜRÜYÜŞÜ BİNLERCE MİMAR VE MÜHENDİSİN KATILIMIYLA YALOVA'DA YAPILDI
TMMOB tarafından düzenlenen ve yürütücülüğünü İMO’nun yaptığı “TMMOB Depreme Duyarlılık Yürüyüşü” 16-17 Ağustos 2010 tarihlerinde Yalova ve İzmit kent merkezinde gerçekleştirildi. TMMOB’ye bağlı Odaların destek verdiği yürüyüşe, tüm İMO şubelerinden binlerce mühendis ve genç-İMO üyeleri katıldı.
Bulundukları illerden otobüslerle Yalova’ya gelen mühendis ve mimarlar, Yürüyüş etkinliklerinin ilki için depremde yaşamını yitirenlerin isimlerinin yazılı olduğu Deprem Anıtı’nda buluştu. TMMOB üyeleri buradan “TMMOB Depreme Duyarlılık Yürüyüşü” pankartı ile saat 21:30’da kent merkezine doğru slogan ve alkışlarla yürüyüşe geçti. Katılımcıların “Unutulmayan Unutkanlığımız Deprem” yazılı siyah tişörtler giydiği yürüyüş boyunca “Depreme inat yaşasın hayat”, “Deprem değil ihmal öldürür”, “AKP uyuma önlemini al” sloganları atıldı.
Kent merkezinde sonlandırılan ilk yürüyüşün ardından TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ve İMO Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Harp birer konuşma yaptı.
Harp konuşmasında siyasi iktidarların deprem konusunda gerekli hassasiyetleri göstermediğine dikkat çekerek mevzuatta yapılması gereken düzenlemeleri hatırlattı. Harp, “Bilimsel verilerin ışığında ve toplumsal çıkarlar doğrultusunda ortaya koyduğumuz çözüm önerileri dikkate alınmalıdır. Aksi halde yaşanacak yeni felaketlerin vebali ülkeyi ve kentleri yönetenlerin omuzlarında olacaktır” dedi.
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı ise konuşmasında siyasi iktidar ile mühendis ve mimarlara seslendi. Soğancı depremlerde yaşanan trajedilerin “takdiri ilahi” denilerek geçiştirilemeyeceğine dikkat çekerek bilim ve tekniğin ışığında hareket edilirse depremlerin birer afet olmaktan çıkabileceğini vurguladı. Deprem mevzuatının problemli olduğuna değinen Mehmet Soğancı, “Yasal düzenlemeler tamamen rant odaklıdır” dedi. TMMOB örgütüne de seslenen Soğancı, “Meslek içi eğitimlerimizi artırmalıyız, üyelerimiz kendilerini geliştirmelidirler. Bu ülke insanlarının mühendis ve mimarlara çok ihtiyacı vardır” diye konuştu.
Konuşmaların ardından gece 01:30’da tekrar bir araya gelen katılımcılar, Deprem Anıtı’na doğru meşaleli yürüyüş gerçekleştirdiler. Depremin olduğu saat olan 03:02’de Yalova Deprem Anıtı’na gelen TMMOB Korteji, bir dakikalık saygı duruşunda bulundu. Burada bir konuşma yapan Serdar Harp, yürüyüşe destek veren Yalovalılara teşekkür ederek yetkililere seslerini duyuruncaya kadar benzer eylemlere devam edeceklerini söyledi.
Deprem anıtına bırakılan gül ve karanfillerin ardından yürüyüş sona erdi.
YENİMAHALLE BELEDİYESİ’Nİ UYARIYORUZ…
BARINMA HAKKI HAYATTIR,
HAYATLARIMIZIN PEŞKEŞ ÇEKİLMESİNE HAYIR!
Kent topraklarının rant uğruna ve insanların yaşamları pahasına pazarlanması olarak uygulanan kentsel dönüşüm projeleri Ankara’da tüm hızıyla devam ederken, bunun son örneği Yenimahalle Belediyesi’nde yaşanıyor.
Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde AKP’li Belediye Yönetimi tarafından uygulanmaya başlanan ve mahalleli için büyük mağduriyetler yaratan rant projesi, aynı şekliyle CHP’li Belediye tarafından da mahalle halkını hiçe sayarak uygulanmak isteniyor.
Mahallelilerin tüm itirazlarına ve çözüm arayışlarına kulak tıkayan belediyenin son müdahaleleri durumu sosyal faciaya dönüştürecek bir nitelik taşımaktadır. Daha önce “içinde insan olan evleri yıkmayacakları” sözünü veren belediye yönetiminin, 5 Ağustos sabahı Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’ne yıkım ekipleri ve çevik kuvvetten oluşan bir “saldırı birliği” göndermesi durumun hukuksuzluğunu ve belediyenin aymazlığını gözler önüne sermektedir.
Gerçekte mahalle halkının, kentin ve kamunun yararına olan, adaletli, hakkaniyetli ve dengeli koşullara sahip bir “dönüşüm” talebinde bulunan yoksul insanlara çevik kuvvet gölgesinde yıkım tehdidi savurmak altından kalkılamayacak bir lekedir ve hangi yönetici ya da hangi siyasi parti söz konusu olursa olsun asla kabul edilemez bir tutumdur.
Esasen sorun kimin yönetimde olduğunun çok ötesindedir. Sorun, piyasacı ve demokratik katılım ruhundan uzak bir belediye yönetimi anlayışının, kent yönetimlerinde tek seçenek olarak uygulanır hale gelişidir. İnanıyoruz ki, alternatif bir belediyecilik yalnız üst perdeden söylemsel siyasi ataklar yaparak değil, halkın en temel güncel yaşam koşullarını savunarak, halkın yanında saf tutarak ve bu piyasacı anlayışın karşısında toplumcu bir anlayışı yeşertmeye çalışarak gerçekleştirilebilir. Toplumcu bir belediyecilik anlayışının ise yoksullara dair bu dışlama pratiği ile uyuşmayacağı açıktır.
Bu nedenle halkla birlikte siyaset yapmak vaadiyle yönetime gelenler, bugün halka rağmen ve halka karşı bir anlayış içinde olduklarının farkına varmalıdırlar. Daha büyük toplumsal gerilim ve mağduriyetleri doğuracak bu tarz uygulamalar herkes için geri dönülemez tahribatlar yaratacaktır.
Sorunun çözümü elbette yıkım ve şiddette değildir.
Halkın barınma hakkını hiçe sayan, kamu yararı içermeyen, adaletsiz sözleşmeler üzerine kurulan, hakkaniyet gözetmeyen, dayatmacı, hukuken sorunlu olan, demokratik katılımcı bir sürece dayanmayan, hiçbir meşru temeli olmayan ve doğrudan şirket mantığıyla oluşturulan böylesi bir projede ısrarcı olmak, yoksul hayatların rant uğruna peşkeş çekilmesine razı olmak demektir.
Bu projede ısrarcı olmak -ne derseniz deyin- piyasa mantığının yine ve yeniden halk karşısında, hayatlarımız karşısında galip gelmesi demektir.
Özetle bu projede ısrarcı olmak, siyasi partiler açısından “yok birbirimizden farkımız” demektir!
Bu nedenle tehdit ve baskı uygulamaları yerine, mahalle halkının taleplerine kulak vermek, bölgede yaşayan halkın kendi yaşamları üzerindeki tasarruflarına saygılı olmak, mahalleyi halkla birlikte, demokratik, katılımcı ve diyaloğa dayalı bir süreçle dönüştürmek; belediyenin bugüne kadar eleştirdiği zihniyetle aynı yolda olmadığını göstermesi açısından da belirleyicidir.
Bu açıkça bir niyet ve tercih meselesidir. Tercihinizi piyasacı bir yönetim ve kar odaklı bir anlayış üzerine mi yoksa yoksul-emekçi halktan yana mı kullanacağınız, emin olun ki siyaseten atılan nutuklardan, edilen vaatlerden daha değerlidir.
Daha eşitlikçi, insani ve mağduriyetleri gidermeye dönük bir dönüşüm elbette mümkündür. Sorun, bu adımı atacak siyasi iradeyi göstermektedir.
Bu nedenle kentin halktan ve toplumsal belediyecilikten yana olan kurumları olarak bizler, Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’nde yaşanan hukuksuzluğa karşı halkın barınma hakkını sonuna kadar savunacağımızı vurgularken, belediye yönetimini yeniden sağduyuya ve halkın taleplerini duymaya davet ediyoruz.
İNŞAAT MÜHENDİSLERİ ODASI ANKARA ŞUBESİ
İMO ANKARA ŞUBESİ YENİMAHALLE HALKINI ZİYARET ETTİ
5 Ağustos 2010 Perşembe günü, daha önce içinde insan olan evleri yıkmayacakları sözü veren Yenimahalle Belediyesi Ankara Mehmet Akif Ersoy Mahallesi’ne yıkım ekibi gönderdi.
Yüzlerce çevik kuvvetin eşlik ettiği belediye görevlilerinin evleri kesinlikle yıkma emri aldıklarını mahalleliye bildirmesi üzerine mahallelilerden oluşan bir heyet belediyeye giderek görüşme talebinde bulundu ancak yetkili bulamadı. Mahalle halkı özellikle hedef seçilen Barınma Hakkı Bürosu önünde toplandı. Ara sokaklarda kadınlar ve yaşlılar dozerlerin önüne yatarak geçişleri kapattılar. Büronun damına çıkan mahallelinin kararlı tutumu ve direnişi sonrasında, yıkım ekipleri ve çevik kuvvet dört saat sonra mahalleyi terk etmek zorunda kaldılar.
Bu olaylar üzerine İMO Ankara Şubesi Yönetim Kurulu Sekreter Üyesi Ferhat Yaşar Arıkan, Yönetim Kurulu Üyesi Selim Tulumtaş, üyelerimizden Ahmet Karataş ve oda çalışanlarımızdan Mahir Kaygusuz akşam saatlerinde Barınma Hakkı Bürosu’nda Yenimahalle halkını ziyarete gitti. Mahallelilerin taleplerini ve kentsel dönüşüm projesinin yol açtığı sorunları dinleyen İMO Ankara Şube Yönetimi, mücadelelerinde Yenimahalle halkının yanında olduklarını ve bu konuda üstlerine düşen görevleri yerine getireceklerini belirttiler.
NÜKLEERE İNAT YAŞASIN HAYAT DEMEK İÇİN, YAŞAMIMIZA, GELECEĞİMİZE SAHİP ÇIKMAK İÇİN, NÜKLEERSİZ BİR DÜNYA MÜMKÜN DİYEN HERKESLE BİRLİKTE 8 AĞUSTOS'TA MERSİN AKKUYU'DAYIZ!
Mersin/Akkuyu‘da bir nükleer güç santrali kurulmasına ilişkin yasa meclisten geçti,, Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı ve resmi gazetede yayınlandı.
Şimdi;
Nükleere iNat yaşasın hayat diye haykırmak için
Ülkemizde ve DÜnyada nükleer santral istemiyoruz demek için,
Karları lobicilerin, risKleri bizim santral istemiyoruz demek için
Lobilere, hukuk tanımazLığa ve kirli ilişkilere hayır demek için,
Ekolojik yaşamın katledilmEsine dur demek için
Evlatlarımıza yaşanabilir bir dünya bırakmak vE tarım alanlarına sahip çıkmak için,
Radyoaktif atıklarla dünyanın yaşanmaz hale getiRilmesine dur demek için,
Enerjiye evet, ölüme hayır demEk için
Hasankeyfi, Dereleri Yaşatmak, Hepimizin ortak malı kültürel mirasa sahip çıkmak için,
Atıklarla Dünyayı kirletmemek, yaşAma ve yarına sahip çıkmak için,
Yeni Çernobiller olmasın, insanlar ölmesin diYebilmek için,
Israrla toprağımıza, suyumuza, havamıza, geleceğimize sahip çIkmak için,
Radyasyona hayır demek, yok edilen doğal yaşam alanlaRına sahip çıkmak için
8 AĞUSTOSTA, HAYDİ AKKUYU‘YA!
Ankara`dan Akkuyu`ya gidiş-dönüş organizasyonu EMO Ankara Şubesi tarafından yapılacaktır. Gidiş sırasında Aksaray`dan ve Ulukışla`dan kervanımıza katılımlar olacaktır.
Hareket 07 Ağustos Cumartesi gece 24:00`de EMO Ankara Şubesi önünden (Necatibey Cad. No:102) yapılacak, 8 Ağustos saat 09:00 da Akkuyu yakınlarında uygun bir bölgede kamp kurulacaktır. Aynı gün saat 16:00`ya kadar deniz kenarında uygun bir kamp bölgesinde müzik ve eğlence yapılacaktır (Enstrüman çalabilenler kendi enstrümanlarını ile yolculuk, kamp ve miting sırasında kullanabilirler.) 8 Ağustos Pazar günü, saat 17:00-19:00 arasında yapılacak olan miting sonrası Ankara`ya dönüş gerçekleştirilecek tahminen gece yarısı 01:00-02:00 civarı Ankara‘da olunacaktır.
Katılmak isteyen tüm bileşenlerin kaç kişi katılacaklarını, en geç 5 Ağustos Perşembe saat 18:00‘e kadar EMO Ankara Şubesine bildirmelerini bekliyoruz. Organizasyon sorumlusu, Tonguç ÜNAL (312-229 00 53)`dır. (Belirli bir sayıya ulaşan her bileşen/grup/oluşum pankart açabilecektir.)
Bu davetimiz, Ülkemizde ve dünyada nükleer santral istemeyen herkesedir.
YAPI DENETİMİ'NİN UYGULANACAĞI İLLERLE İLGİLİ BAKANLIK YAZISI
Bilindiği üzere, 13.07.2010 tarih ve 27640 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan Bakanlar Kurulu Kararı doğrultusunda, 01.01.2011 tarihi itibariyle 4708 sayılı Yapı Denetimi Hakkında Kanun 62 ilde daha uygulamaya alınacaktır. Kapsama yeni alınan iller için Bakanlığa yapılan izin belgesi başvurularının değerlendirilmesine ilişkin duyuru ekte yer almaktadır.
Yapı Denetimi'nin yeni uygulanacağıillere göre izin verilecek yapı denetim sayıları
2010 Depreme Duyarlılık Yürüyüşü: Yalova
Depremin yarattığı toplumsal sonuçlar konusunda kamuoyu duyarlılığını arttırmak, hükümetin ve yerel yönetimlerin sorumluluklarını hatırlatmak amacıyla 2008 yılından bu yana düzenlediğimiz “Depreme Duyarlılık Yürüyüşü”nün üçüncüsü 17 Ağustos Depremi’nin 11. Yıldönümünde Yalova’da gerçekleştirilecektir.
Depreme Duyarlılık Yürüyüşü’nün amaçlarına ulaşabilmesi ve kamuoyunda etki yaratabilmesi için bundan önceki yürüyüşlerde olduğu gibi mümkün olduğunca kitlesel katılım sağlanması önemlidir. Bu amaçla, üyelerimizin etkinlik hakkında bilgilendirilmesi ve etkinliklere katılımı için gereken çalışmalar Şubelerimiz tarafından yürütülmektedir.
Depreme Duyarlılık Yürüyüşü için tüm üyelerimiz 16 Ağustos 2010 tarihinde saat 19.00 da Yalova’da toplanacak ve etkinliğin bitiş saati olan 17 Ağustos 2010 Saat: 03.02’deki saygı duruşuna kadar çeşitli etkinlikler düzenlenecektir. Etkinliklerin içeriğine ilişkin detaylı program daha sonra duyurulacaktır.
Depreme Duyarlılık Yürüyüşü’ne katılmak isteyen üyelerimizin en kısa zamanda şubeleriyle iletişime geçmeleri önemlidir.
DİKMEN VADİSİ VE YENİMAHHALLE'DE YIKIM SAVAŞLARI
Yeni Belediyeler Yasası’nın Meclis’ten AKP’nin oylarıyla geçmesinin ardından Gökçek hiç vakit kaybetmeden AKP aracılığıyla Bakanlar Kurulu’ndan Ankara’nın 7 bölgesi ile ilgili Kentsel (rantsal) dönüşüm projelerine dair karar çıkartmıştı. İlçe belediyelerini ve yargıyı bypass eden bu kararlar, senelerdir mücadele ile haklarını kazanan Dikmen Vadisi halkına karşı hızla bir saldırıya dönüşürken, seçim sürecinde “kimsenin barınma hakkına dokunulmayacak” diyen CHP’li Yenimahalle Belediyesi de eski dönem AKP’li belediye yönetiminin dönüşüm projesini uygulamaya soktu.
Dikmen Vadisi ve Yenimahalle Barınma Hakkı Büroları yeni bir mücadele dönemini başlatıyorlar.
Vadi Halkı: “2. Raunda Hazırız”…
Bakanlar Kurulu'nun aldığı karar ile Yukarı Dikmen Vadisi bölgesinin kentsel dönüşüm ve gelişim alanı olarak ilan edilmesini protesto eden binlerce Vadili "2. raunda" hazır olduklarını söyledi
5 yıldır gerçekleştirilmek istenen Kentsel Dönüşüm Projesine karşı çıkan ve bu projeyi Rantsal Dönüşüm Projesi olarak nitelendiren Dikmen Vadisi halkı Bakanlar Kurulu kararına ve İ. Melih Gökçek'in tehditlerine karşı dün (1 Ağustos) Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu önünde toplanarak barınma haklarına sahip çıkacaklarını belirtti.
Yaz ayları olması nedeniyle birçok Vadilinin şehir dışında olması ve bunaltıcı sıcağa rağmen 1500 kişinin toplandığı eylemde Vadililer "Barınma hakkımız, söke söke alırız", "Evimizi yıkanı biz de yıkarız", "Gökçek bizi saysana, kaç kişiyiz baksana" ve "Ölmek var, dönmek yok" sloganlarını attı.
Barınma Hakkı Bürosu'nun önünde kurulan kürsüde söz alan Vadi sakinlerinden Tarık Çalışkan ve Ali Şenol, yeni gelişmeler üzerine bilgi verdikten sonra, yörede yaşayan halkı yok sayan hiçbir projenin yaşama geçme şansı olmadığını, Vadi'de halen binlerce insanın yaşadığını ve evlerini, yuvalarını yaşamları pahasına savunma kararlılığında olduğunu dile getirdi.
Vadi halkı adına açıklamayı okuyan Dikmen Vadisi Barınma Hakkı Bürosu avukatı Ender Büyükçulha, barınma hakkı mücadelesinin yeni bir evreye girdiğini söyleyerek AKP'nin artık bu konuya doğrudan el attığını, Bakanlar Kurulu'nda alınan karar ile AKP'nin Vadi halkının haklarına ve taleplerine karşı tutum almış olduğunu söyledi.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin bu kararı arkasına alarak yeni kentsel dönüşüm projesi hazıladığını belirten Büyükçulha "yeni bir 'kentsel yağma' dönemi ve tabii ki karşısında biz Vadi halkı ve dostlarımız için yeni bir hak mücadelesi dönemi başlıyor" dedi.
Yaşadıkları kentte misafir ve işgalci muamelesi görmeyi hiçbir koşulda kabul etmeyeceklerini belirten Büyükçulha, "Evlerimizi yıksanız da çadırlarda, çadırlarımızı toplasanız da kuytularda ama yine doğup büyüdüğümüz Vadi'mizde yaşamaya devam edeceğiz" diyerek açıklamaya son verdi.
Yenimahalle halkı yıkımı engelledi
Ankara Yenimahalle'de kentsel dönüşüm projesi adı altında alınan yıkım kararına karşı, Barınma Hakkı Bürosu'nda örgütlenerek direnişe geçen Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı belediyeye geri adım attırdı. Yıkım kararını durdurduklarını belirten Belediye Başkanı Fethi Yaşar, mahallelilerle görüşme talep etti
Ankara’nın Yenimahalle ilçesine bağlı Mehmet Akif Ersoy Mahallesi halkı pazar gününü belediyenin yıkım kararı nedeniyle teyakkuz halinde geçirdi. Yakın zamanda kurulan Mehmet Akif Ersoy Barınma Hakkı Bürosu çatısı altında bir araya gelen ve direnişe geçen mahalleli, dün gece sabaha kadar nöbet tuttu. Yıkım tehdidi karşısında direniş kararı camilerden de anons edilirken, mahalleli yıkım ekiplerini engellemek üzere seferber oldu.
"Yıkım yapacağız, gelin çekin!"
Geceyi nöbette geçiren halk bu sabah polis ve belediye ekiplerini beklerken, mahalleye bir gazeteci ordusu geldi. Gazeteciler belediyenin bugün yıkım yapılacağını kendilerine haber verdiğini belirtti. Bunun üzerine mahalleli yeniden Barınma Hakkı Bürosu etrafında toplanarak kadınlı erkekli gruplar halinde bekleyişe geçti.
Mahalle bakkalını kapatmak için gönderilen zabıtalar da mahalleliler tarafından kovuldu. Yıkım kararı alınan bölgelerde bakkalları kapatmak ve elektrik, ulaşım vb. hizmetileri kesmek bir tür yıldırma politikası olarak sıkça uygulanıyor.
Direniş geri adım attırdı
Mahallelinin ve gazetecilerin bekleyişi sürerken, öğle saatlerine doğru belediyeden, kullanımda olan evler için yıkım kararının durdurulduğu, yalnızca terk edilmiş evlerin yıkılacağı haberi geldi. Belediye Başkanı Fethi Yaşar, bundan sonraki süreci mahallelilerle anlaşarak sürdüreceklerini açıklayarak, Barınma Hakkı Bürosu'nda örgütlenen mahalle komitesi ile görüşme talep etti.
Gitti AKP, geldi CHP
Bir önceki dönem AKP’li yönetimin hazırladığı kentsel dönüşüm projesini, seçim dönemindeki vaatlerinin aksine sürdürmeye karar veren CHP’li belediye 900 evi yıkmaya karar vermişti. Seçim öncesinde halkın barınma hakkı talebine saygı duyulacağını taahhüt eden Yaşar'a tepki büyük.
Yaklaşık 100 hanenin belediye ile sözleşme imzalamadığı, diğerlerinin de imzaladıkları sözleşmeleri iptal etmek istediği mahalle, Ankara’da Dikmen ve Mamak’ın ardından barınma hakkı mücadelesinin yeni bir örneğine sahne oluyor.
Kaynak: sendika.org
TTB: Linç olaylarının zemini önceden hazırlandı
ANKARA (DİHA) - Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
TTB Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olaylara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Bu olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret edilen açıklamada bir sene önce 'Demokratik Açılım' adıyla yapılmaya çalışılan umudun tükendiğine ve olayların Kürt- Türk çatışmasının zemininin hazırlanmasına neden olduğuna vurgu yapıldı. Kürt sorununa çözüm aramadaki demokratik yolların kullanımında yetersizlik ve samimiyetsizliğin şiddetin tek çözüm yolu olarak kullanıldığını gösterdiğine vurgu yapılan açıklamada, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' ifadesi kullanıldı.
Endişe ve kaygılarının had safhada olduğuna dikkat çekilen açıklamada, insanları kışkırtan milliyetçi-ırkçı yaklaşımların dünyada ve Türkiye'deki izlerinin belli olduğuna vurgu yapılarak, 'Önde giden bu partilere bu saldırıları makul bulmanın canlara mal olan acı sonuçlarını hatırlatıyoruz' denildi.
Çatışmanın bitmesi için gerekli şartları yerine getirmeyen hükümetin, içeriği tartışılır referandum için bu olayları bir malzeme olarak kullanmasını anlamakta zorluk çekildiğine işaret edilen açıklamada, 'Kürt sorununu da önüne koyan 'Kurucu bir anayasa' çalışmasının bir an önce başlatılması, özgür eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşamayı mümkün kılan geliştiren, emeğin, halkların yer aldığı, demokratik her türlü hakkın kullanılmasına izin veren bir anayasanın hazırlanmasına derhal başlanmalı' denilerek, toplumsal barış için adım atılması istendi.
MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK ÖYKÜLERİ-V İÇİN ÖYKÜ TOPLANMAYA BAŞLANDI
Meslek insanları, akademik çevreler, öğrenciler ve ülkenin geleceğine duyarlı her kesimden büyük ilgi gören “Mühendislik-Mimarlık Öyküleri”nin 5’incisini okuyucu ile buluşturmak için çalışmalara başlandı.
TMMOB 41. Dönem Çalışma Programı‘nda da yer alan "Mühendislik-Mimarlık Öyküleri-V" kitabında yer alabileceğini düşündüğünüz öyküleri, derlenmesi ve çalışmalar yapılabilmesi için Odamıza ya da TMMOB'ye ulaştırabilirsiniz.
Türkiye‘de sektörlerin oluşumu, sanayi kuruluşlarının kurulması-gelişimi, saha uygulamaları gibi bazı mühendislik ve mimarlık öykülerinin teknik detayların dışında, konuya uzak kişilerin de anlayabileceği bir dille anlatıldığı "Mühendislik-Mimarlık Öyküleri" TMMOB‘nin kuruluşunun 50. yılında yayımlanmaya başlamıştı. Bugüne kadar Mayıs 2004, Mayıs 2006, Mayıs 2008 ve Nisan 2010‘da 4 kitap basıldı.
KIŞKIRTMALARA ALET OLMAYALIM,
BİRARADA YAŞAMI SAVUNALIM!
Barış ve kardeşlikten yana toplumsal kesimlerin tüm çabalarına rağmen, Kürt Sorunu etrafında yaşanan şiddet ve çatışmalar giderek tırmanıyor. Bu şiddet ortamında yaşamını yitiren yurttaşlarımızın yakınlarına metanet ve başsağlığı diliyoruz.
Kürt Sorunu’nun barışçıl ve demokratik yollardan çözülememesi, içinden çıkılamaz bir şiddet sarmalı ortaya çıkarmıştır. Birbiri ardına yaşanan saldırılar ve çatışmalar, ölüm ve gözyaşı getirdiği gibi, Türk ve Kürt halkları arasındaki kardeşlik duygularını da köreltmektedir. Son iki gün içerisinde Bursa’nın İnegöl ve Hatay’ın Dörtyol ilçelerinde yaşananlar, şiddetin giderek kontrolden çıktığını ve kitselleştiğini göstermektedir.
Ülkemizin özellikle batı bölgelerinde Kürtlerin taraf olduğu herhangi bir anlaşmazlığın, kısa bir anda kitlesel bir linç girişimine dönüşmesi, kaygı verici bir durumdur. Kürt yurttaşlarımızın can ve mal güvenliklerine yönelen saldırıları kınıyor, hükümeti ve yerel yöneticileri bu konularda daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Şiddet ve linç kültürünün toplumumuzu teslim almasına, ırkçı ve şoven saldırıların geleceğimizi tayin etmesine izin vermemeliyiz! Bilinmelidir ki, ırkçı kışkırtmalar, en az silahlı saldırılar kadar toplumsal bütünlüğümüzü tehdit etmektedir. Kardeş halklar arasındaki birarada yaşam iradesinin, kör bir şiddet duygusuyla boğulmasına seyirci kalmayacağız.
Ülkemizde yeni 6-7 Eylül Olaylarının, yeni Maraş Katliamlarının, yeni toplumsal trajedilerin yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Bu coğrafya üzerinde yaşayan herkesi ortak geleceğimizin korunması için sağduyulu ve vicdanlı olmaya davet ediyoruz.
Bugüne kadar söylediğimiz basit gerçeği bir kez daha yinelemekte fayda görüyoruz: Kürt Sorunu’nun çözümü yolundaki ilk adım, silahların susturulması ve barış ortamının sağlanmasıdır. Patlayan her bomba, sıkılan her kurşun ortak tarihimizde ve bilincimizde derin yaralar açmaktadır. Bu yaralar kangren haline dönüşmemesi için, tüm toplumsal kesimleri, kardeşlik içinde birarada yaşam için çaba harcamaya davet ediyoruz…
H. Serdar HARP
İnşaat Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu Başkanı
Şimşek: İnegöl'de yaşananlar barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl'de yaşanan olayların barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösterdiğini ifade ederek, bu olayın ırkçı şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını belirtti.
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl olaylarına ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, 'İnegöl'de yaşanan olaylar barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor' dedi. Şimşek, basit bir anlaşmazlıktan doğan bir olayın topyekun bir saldırıya dönüşmesinin son derece kaygı verici olduğunu ifade ederek, İnegöl'de yaşanan olayların ırkçı-şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını kaydetti. Hızla kitleselleşen kalabalığın kendisini hukukun, kanunun yerine koyarak İnegöl'de terör estirdiğini kaydeden Şimşek, 'Basit bir toplumsal olayda dahi kuvvet kullanan, gazla, suyla kitleleri dağıtan polisin müsamahakar tutumu ayrıca düşündürücüdür. Valinin provokasyon vurgusu olayların vahametini göstermektedir' dedi.
Provokatörlerin istediği yönde gelişmesini mümkün kılan bir zemin olduğunu ve bunun üzerine düşünmek gerektiğini belirten Şimşek, geçmişte yaşanan benzer olaylarda kışkırtıcıların yakalanmamış yada ciddi bir yaptırımla karşılaşmamış olmasının bu olayları teşvik ettiğini ifade ederek, gerilim ve çatışma ortamının böylesi provokasyonlara zemin hazırladığını ifade etti.
Olayların basit bir asayiş sorunu olarak ele alınamayacağını vurgulayan Şimşek, İnegöl'de yaşananlara benzer bir olayında Hatay'ın Dörtyol İlçesi'nde yaşandığını ifade etti. Ülkede toplumsal barışı hakim kılmanın önemli olduğunu belirten Şimşek, 'Bunun yolu da artık çözümünü hepimizin bildiği toplumsal meselelerin çözümü yolunda somut adımları bir an önce atmak, demokrasiyi geliştirmektir' dedi.
ANAYASA REFERANDUMU İLE İLGİLİ OLARAK TMMOB ÖRGÜTLÜLÜĞÜNE
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak anayasa referandumu ile ilgili olarak 26 Temmuz 2010 tarihinde TMMOB örgütlülüğüne yönelik bir mesaj yayımladı:
Sevgili Arkadaşlar,
Ülkemizin gündeminde anayasa değişikliği ile ilgili olarak 12 Eylül tarihinde yapılacak referandum var. 12 Eylül‘e kadar TMMOB de, bu gündem ile ilgili olarak üzerine düşeni yapacaktır.
Sevgili Arkadaşlar,
27 Mayıs‘ta başlayan TMMOB 41. Dönem Genel Kurul açılış konuşmasının konu ile ilgili olan kısmında şunları söylemiştik:
Ülkemizde yıllardır bir ‘değişimden‘ söz ediliyor. ‘Normalleşiyoruz‘ derken görülüyor ki her gün yeni ‘olağanüstülük‘ ve ‘şok‘ içerisinde yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Oysa mesele değişimin kendisinden çok muhtevasında aranmalıdır. Muhtevasından bağımsız her değişimin peşinden koşmanın kişilik bozukluğuna yol açtığını gördük.
AKP‘nin bugün ‘değişim‘ dediği ‘yeniden yapılanmanın‘ miladı 12 Eylül darbesidir. O zaman da ‘huzur ve mutluluk‘ adına toplumu zor yoluyla ‘değiştirmeye‘ giriştiler. Özünde 24 Ocak kararlarında ifade edilen piyasacılıkla, gerici akımların güçlendirilmesi olan bu ‘değişimin‘, gelinen noktada AKP iktidarı ile temsil edilen bir piyasacı ve gerici diktatörlüğe doğru geliştiğini görüyoruz.
Yaşanan tüm hengâmenin içerisinde yaşadığımız her şey ülkemizin emperyalizmin ihtiyaçlarına uygun olarak yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırılmasından başka bir şey değildir. Soğuk Savaş politikalarına uygun olarak düzenlenmiş ‘eski devletin‘ yerini ABD‘nin Ortadoğu politikalarına ve sermayenin küresel ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yapılandırılan ‘yeni devlet‘ alıyor.
AKP iktidarında ‘milli irade‘ adı altında demokratik bütün kanallar kapatılarak tekelci bir iktidar yapılanması kuruluyor. İktidarın Anayasa değişikliği de bunun bir parçası olarak gündeme getirildi. Güya demokratikleşme adına yapılan bu değişikliklerde ne halk ne emek ve meslek örgütleri hazırlanma sürecine dahil edilmedi. "Kendi pişir kendin ye" anlayışından demokrasi ve özgürlük adına bir şeyin çıkması zaten mümkün değildir. Değişiklikler de halkın, emekçilerin yani bizim değil, AKP ihtiyaçlarının ürünüdür.
Emekçilerin ve ezilenlerin yeni bir anayasa ihtiyacı vardır. Yıllardır 12 Eylül faşist darbesinin ürünü anayasaya karşı mücadele yürütüyoruz. Ama şimdi kalkıp kimse bize "12 Eylül anayasası ile hesaplaşmanın yolu olarak onun devamından başka bir şey olmayan AKP anayasasına evet" demeyi göstermesin.
12 Eylül Anayasasına da, onun bir devamı olan AKP anayasasına da "hayır" diyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa ancak demokratik katılımın bütün kanalları açılarak yapılabilir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bunun için mücadele edeceğiz. Ve ancak bu mücadelemizin sonucunda gerçekten demokratik ve özgürlükçü bir anayasayı emekçiler kendi elleriyle yazacaktır. İşte TEKEL işçileri güvenceli çalışma ve insanca yaşamın anayasasını sokakta yazdılar. AKP iktidarı ise buna karşı güvencesizliğin ve sömürünün önündeki engelleri kaldırmak, hastaneleri, okulları, fabrikaları rahat satabilmek için yargıyı kendi denetimi ve kontrolüne almaya çalışıyor.
İhtiyacımız olan parasız eğitim ve sağlık, güvenceli çalışma ve insanca yaşam hakkının, her kültür ve kimliğin özgürce ifade edilmesinin güvence altına alındığı, "bir arada yaşamın anayasası" için mücadele edeceğiz.
Referandum günü olan 12 Eylül‘ü faşist darbeyle ve onun izinde gelişen bugünkü sömürüye ve gericiliğe karşı bir hesaplaşma gününe çevirmek TMMOB için çok anlamlı olacaktır.
Sevgili Arkadaşlar,
1 Haziran 2010‘da kamuoyuna duyurduğumuz ve Genel Kurul delegelerimizin oybirliği ile onayladığı Sonuç Bildirimizin konu ile ilgili kısmında da şunlar belirtilmişti:
Ülkemiz, yukarıdan aşağıya bürokratik dönüşümler, aşağıdan yukarıya cemaat-tarikat ağlarıyla kuşatılmaktadır. Siyasi iktidar, her geçen gün anti demokratik öğeleri biraz daha kökleştirmektedir. Bu kapsamda son yıllarda siyasal gündemlerin önemli bir başlığı, yapılmak istenen anayasa değişiklikleri olmuştur. Süreç içerisinde anayasada birçok değişiklik yapılmıştır. Ancak bu değişiklikler de 12 Eylül hukukunun ve karanlılığının ülkemiz üzerinden kalkmasına olanak sağlamamıştır. Yapılacak değişiklikler de 12 Eylül Anayasasının gerici faşist niteliğini değiştirmeyecektir.
Anayasa değişiklikleri AKP iktidarının mutlaklaştırılması ve kamu varlıkları ve ülke kaynaklarının pazarlanması ve satışının önündeki hukuki engellerin kaldırılmasını amaçlamaktadır. Öncelikli olarak biz, "12 Eylül Anayasasına hayır" derken, tuzağa düşmeksizin "Siyasal iktidarın çıkar ve hedefleri doğrultusunda hazırlanan anayasa değişikliklerine de hayır" diyoruz.
Ülkemizde darbe-demokrasi ikilemi yaratılarak neo-liberal değişim sürecinin üstü örtülmektedir. Sistemin yeni düzene uyum sağlayamayan eski kalıntılarının tasfiye operasyonu, derin devlete, darbecilere karşı demokrasi zaferi gibi gösterilmektedir. Oysa darbecilikle mücadele 12 Eylül sistemi ile mücadeledir. Gericileşme, neo-liberal politikalar, küresel kapitalizmin güç merkezlerinin güdümünde bir Türkiye, 12 Eylül düzeninin bir sonucudur. Bu düzenle hesaplaşmadan darbecilikle, darbecilerle hesaplaşılamaz.
12 Eylül Anayasasına da, onun bir devamı olan AKP anayasasına da "hayır" diyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa ancak demokratik katılımın bütün kanalları açılarak yapılabilir. Demokratik katılım olanaklarının önünü açmak üzere başta yüzde onluk seçim barajı, siyasi partiler ve seçim yasaları olmak üzere toplumun siyaset yapma olanaklarını engelleyen tüm yasaların değiştirilmesi için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mücadele edeceğiz.
Sevgili Arkadaşlar,
Yönetim Kurulumuz; 10 Temmuz‘da gerçekleştirdiği toplantıda referandum ile ilgili olarak 40 no‘lu kararı aldı:
Anayasa değişikliği için 12 Eylül‘de yapılacak Referandumla ilgili olarak "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız" başlıklı çalışmanın yürütülmesi konusunda Yürütme Kurulu‘na görev ve yetki verilmesine karar verildi.
Sevgili Arkadaşlar,
12 Eylül gününe kadar hepimize bir büyük görev düşüyor. Odalarımız "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız. Bu nedenle de AKP‘nin anayasa değişikliğine ‘Hayır‘ diyoruz" sözümüzü büyütmek ve gürleştirmek için her türlü çabayı sürdürecektir. İl/İlçe Koordinasyon Kurullarımız, konu ile ilgili basın açıklaması, kapalı salon toplantıları, emek-meslek örgütlerinin yerel bileşenleri ve demokrasi güçleri ile birlikte kitlesel basın açıklamaları, mitingler gerçekleştireceklerdir. Oda ve Şube Yönetim Kurullarımızın, Oda ve TMMOB delegelerimizin ve örgütlü üyelerimizin bu etkinlikleri büyütmek gibi bir sorumlulukları vardır.
Sevgili Arkadaşlar,
Şimdi "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız" deme zamanıdır.
Şimdi "AKP‘nin anayasa değişikliğine hayır" deme zamanıdır
Mehmet Soğancı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı
Gökçek rant peşinde…
Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
“5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. Maddesinde değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifi”nin AKP’nin oylarıyla meclisten geçmesinden sonra İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şube ve birliğimiz TMMOB olarak bu yasanın başta Melih Gökçek ve Kadir Topbaş için rant yaratmaya yönelik uygulamaları ortaya çıkaracağını söylemiştik. Melih Gökçek hiç zaman kaybetmeden yasanın çıkmasından 15 gün sonra Çankaya'dan "Yeni Güneypark, Yıldız, Çaldağ, Dikmen Vadisi"; Yenimahalle'den "Ballıkuyumcu, Eski Aşot"; Altındağ'dan Kuzey Ankara 2. Etap’ı 'kentsel dönüşüm' kapsamına almıştı. Fakat Melih Gökçek bununla da kalmadı. Şimdi de ilçe belediyelerin haklarını tamamen elinden alan “Yeni Belediyeler Yasası”na dayanarak Ankara Yenimahalle’de bir tek imza ile 100 milyonluk yeni bir rantın kapısını açtı.
Bu yeni “rantsal dönüşümle” Ankara Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Yenimahalle Belediyesi içinde kalan İncek-Alacaatlı bölgesinde 219.5 dönümlük bir alanda imar hakkını iki katından fazla arttırdığı ve önceki planda 218 olan konut sayısını 550’ye çıkardığı ortaya çıktı.
Söz konusu alanda hükümete yakınlığıyla tanınan Sinpaş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı tarafından “ortalama üzerinde geliri olan aileler için” konut projesi yapılacağı reklamı veriliyor.
ODTÜ Kamu Politikaları ve Kentsel Araştırmalar Merkezi Müdürü ve Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. H. Tarık Şengül, 100 milyon TL’lik rant sürecini şöyle anlattı:
İki kattan fazla imar artışı: Ankara’nın Yenimahalle Belediyesi sınırları içinde kalan Alacaatlı bölgesinde adayı kapsayan 219.500 m2’lik alanda, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından imar planı değişikliğine gidilerek, sadece bu adalara yönelik imar hakları iki katından fazla arttırıldı.
Konut sayısı 218’den 550’ye çıktı: Yapılan plan değişikliğiyle, arsa sahibi lehine büyük imar hakkı artışları sağlandı. Önceki planda 218 olan konut sayısı 550’ye çıkarıldı. Söz konusu değişiklik bu adaların çevresindeki diğer imar adalarındakinin iki katından fazla imar hakkı sağlıyor.
100 milyon TL’lik rant: Fazladan yapılacak her bir konutun fiyatının, bugün bölgedeki fiyatlar doğrultusunda en az 300 bin TL olacağı varsayılıyor. Bu durumda, sadece konut alanlarından doğan rant, 99.6 milyon TL olarak hesaplanıyor.
Hükümete yakın ortaklığın projesi: Söz konusu alanda yapılacak konutlara ilişkin Sinpaş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Web Sitesi’nde reklamı yapılan bu alan için “ortalama üzerinde geliri olan ailelerin tercih ettiği” bir bölge olduğu ve altyapı ve yol çalışmalarının tamamlandığı belirtiliyor.
Yeşil alanlar ayrıcalıklı siteye: Daha önceki planda dağınık halde ve tüm bölgeye hizmet edecek nitelikte olan yeşil alanlar konut adalarının ortasına alındı. Bu tür durumlarda site, etrafına koruma duvarları çekerek, tüm kente ait olması gereken bu yeşil alanları sitenin özel alanı haline getirecek.
CHP’li belediye onay vermedi: İmar planının Yenimahalle Belediye Meclisi’nden geçmesi gerekiyordu. CHP’li Yenimahalle Belediyesi bu değişikliği, bu tür değişiklikler için gerekli olan ilgili kurumların görüşlerinin eksik olması ve muvafakatlarda sorun olması nedeniyle, Büyükşehir Belediyesi’ne geri gönderdi.
Gökçek, yasayı dolanarak değişikliği yaptı: Ancak Büyükşehir Belediyesi bu gerekçeye rağmen, Yenimahalle Belediyesi’nin söz konusu planı yasanın öngördüğü sürede onaylamadığı gerekçesiyle, 1/ 1000 ölçekli planı kendi meclisinde onayladı.
DİSK Raporu: 10 milyon kayıt dışı çalışan var
DİSK hazırladığı raporda hükümetin 'işsizlik azaldı' söyleminin altında kayıtdışı çalışmanın yaygınlaşmasına dikkat çekerek 10 milyon kayıtdışı çalışanın olduğunu belirtti. Kayıtdışı istihdam ile Hükümetin mücadele etmediği savunulan rapordaki rakamlar da korkunç.
Raporda, TÜİK tarafından açıklanan verilere göre, işsizlik oranının önceki yılın nisan ayı dönemine göre 2,9 puan düştüğü anımsatılan raporda, ancak işsizlik verilerinde yaşanan düşüşün, kayıtdışının ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşmasının gölgesinde kaldığı ifade edildi. Raporda, 2008'in aynı döneminde yaklaşık 2 milyon 333 bin olan işsiz sayısının, son açıklanan resmi verilere göre yaklaşık 3 milyon olduğuna dikkat çekilerek, işsiz sayısının 2 yılda yüzde 32 artış gösterdiği belirtildi.
İşte işsizlik rakamları:
-2010 nisan ayı dönemi için açıklanan istihdam verilerine göre, kayıtdışı istihdam edilenlerin sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre 905 bin kişi artarak, 8 milyon 842 binden 9 milyon 747 bine ulaştı. Bu rakam nisan ayı dönemi için ulaşılan en yüksek düzey. En son 2005 yılı nisan döneminde kayıtdışı istihdam edilenlerin sayısı nisan ayı dönemi için 9 milyon 689 bindi.
-Geçici bir işte çalışanların sayısı nisan dönemi için 2009'da 1 milyon 221 bin iken, 2010'da 1 milyon 537 bin düzeyine ulaştı. Güvencesiz ve geleceğinden endişeli olan bu kesimin sayısındaki artış ise 316 bin.
-İşsiz kalma nedenlerinin başında işin güvencesiz ve geçici olması geliyor. Türkiye'de yaklaşık her 10 ücretliden sadece 1'i geçici bir işte çalıştığı halde, işsizlerin yüzde 31'ini geçici işlerde çalıştığı için işsiz kalanlar oluşturuyor. Bu durumda olanların sayısı 1 milyon 83 bin.
-Eksik istihdam rakamlarında da artış görülüyor. Toplam 40 saatten daha az çalışan ve 1 saat çalışmış olsa bile istihdamda sayılanlarla, aynı nedenlerle istihdamda görünen, ancak iş bakanların yani gizli işsizlerinde sayısında 154 bin kişilik artış gerçekleşti.
-Kırdaki istihdam geçen yılın aynı dönemine göre 610 bin kişi artış göstererek 7 milyon 375 bine ulaştı. Kırsal kesimde gelir kaybı yaşadığı için kentlere yönelen yüzbinlerce emekçi, işsizlik girdabından kaçarak, yine çaresizliklerine yani tarım alanına, kırsal kesime dönüş yaptı.
-Geçtiğimiz yıl 820 bin olan 1 yıldan fazladır iş arayan kronik işsizlere bu yıl, kriz döneminde işsiz kalmış 124 bin kişi daha katıldı. Kronik işsizlerin sayısı 820 binden 944 bine ulaştı. Toplam işsizler arasında kronik işsizlerin oranı yüzde 21'den yüzde 28'e ulaştı.
-İşe başlamaya hazır olup son 3 aydır, başta umutsuzluk olmak üzere, çeşitli nedenlerle iş arama kanallarından birini kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanların sayısı 2010'da 2 milyon 225 bin düzeyine ulaştı.
-Tanımlama nedeniyle işsiz sayılmayan 2 milyon 225 bin işsiz dahil edildiğinde ortaya çıkan ''geniş tanımlı işsizlik'' oranı yüzde 20,66'yı buluyor.
-İşsiz ve yetersiz istihdam edilenlerin toplam istihdama oranı yüzde 25,51'e karşılık geliyor.
ÖNERİLER
Raporda, işsizlik ve kayıt dışı istihdam ile ilgili şu önerilere yer verildi:
-Kayıtdışı ile mücadele sistemden nemalanan işverenlerle sağlanamaz. Kayıtdışı ile mücadelede sendikalara yetki verilmeli.
-İş güvencesi herkese ayrımsız şekilde uygulanmalı.
-Sendikal hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı.
-Kamu girişimciliği ve hizmetleri istihdam yaratacak şekilde yeniden ele alınmalı.
-Çalışma saatleri aşağıya çekilmeli.
-Türkiye'nin atıl işgücü kapasitesi üretici bir faaliyet içerisinde harekete geçirilmeli.
|
|
|
Anayasa Değişikliği: Bilmek ile inanmak arasında bir tercih…
|
Kardeşlik: Mutlu bir “hikâye” miydi yoksa hala mümkün mü?
|
Tiyatroda eski bir oyun ve kapanan bir perde: Kürt açılımı
|
Özet:Anayasa Değişikliği: Bilmek ile inanmak arasında bir tercih…
Özet:Kardeşlik: Mutlu bir “hikâye” miydi yoksa hala mümkün mü?
Özet:Tiyatroda eski bir oyun ve kapanan bir perde: Kürt açılımı
ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ: Bilmek ile inanmak arasında bir tercih…
Siyasal alanı motive eden temel kaynak ‘umut’tur ve umut ancak vaatler ile beslenebilir. Vaat etme pratiği aynı zamanda bir inandırma çabasıdır. İnandırma ise iki biçimde işler: ilk olarak gelecek zaman kipinde yapılacak olanlara dair vaatler şimdinin olanakları ile beslenerek gerekçelendirilmeye çalışılır ve ikinci olarak da şimdi ve burada olanın ‘aslında ne olduğuna’ dair bir inandırma çabasıdır. Fakat bu ikinci inandırma biçimi ile ilgili olarak hemen şunu söylemek gerekir: burada mevcut durumun ‘aslında ne olduğunu’ anlatırken, anlatan iki taraftan biri illa da yalan söylemiyordur. Söz konusu söylem değerlendirilmekte olan şeye bakış açılarına göre değişir. Bakış açısı olarak bahsettiğimiz perspektif ise, değerlendirmede bulunanların sosyal ve sınıfsal konumlarına göre değişiklik gösterir. “Bir elmanın birbirinden farklı görünüşleri olabilir: masanın üstündeki elmayı bir an olsun görebilmek için boynunu uzatan çocuğun görüşü ve bir de, elmayı alıp yanındaki arkadaşına rahatça veren evin efendisinin görüşü.” Böylece elma aynı elma olsa da evin efendisi ya da hizmetçisi olmak arasındaki farklılık o elmanın değerlendirilmesini ve tanımlanmasını farklılaştırır.
Aynı şekilde gündemde olan anayasa değişikliği maddeleri ile ilgili değerlendirmelerin farklılık arzetmesi de sosyal ve sınıfsal konumlarımıza bağlı perspektif değişikliklerinden dolayıdır. Yoksa söz konusu anayasa değişikliğine dair maddeler aynen durmaktadır. Fakat doğal olarak kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı eşitsizlikler bu aynen duran anayasa maddelerini değerlendirirken farklılıklar yaratıyor. Örneğin; Anayasa Değişiklik Paketinin 11. maddesindeki danıştay yerindelik denetimi yapamaz ifadesi, dereleri ve yaşam alanları HES projeleri ile yağmalanan Karadeniz Köylüleri açısından bundan sonra kamu yararı gerekçe gösterilerek bu projelere dava açılamayacağı anlamına geliyor; fakat yine aynı proje uluslar arası sermaye ve HES sahibi şirketler tarafından yüksek kar marjı demek oluyor. Doğaldır ki referandumda verilecek oy da bu statülere bağlı olarak farklılıklar gösteriyor. Diğer taraftan perspektife bağlı farklılıklar sadece değerlendiren açısından değil aynı şekilde değişikliği önerenler açısından da görünüşe geliyor: YAŞ kararlarına yargı yolu açılırken, “grevsiz toplu sözleşme” gibi bir ucubenin muhatabı olan memurlarda hakem kurulunun kararlarına yargı yolu kapatılıyor. Burada da emekçilerden ya da sermayeden yana konumlanmanın açık bir görüntüsü ortaya çıkıyor.
Elbette parlamenter demokrasilerde siyasal alanın şekillenmesi ve o alanda verilecek olan kararlar yukarıda söylenildiği gibi farklı sınıfsal katmanların karşı karşıya gelmesiyle belirlenir ve buradaki inandırma çabası bu kökenden beslenir. Fakat çok zaman bu inandırma çabası kimi argümanlar aracılığıyla maniple edilir ve belirli bir sınıfın çıkarına olan söz konusu değişiklik bütün toplumun çıkarınaymış gibi gösterilir. Gündemdeki Anayasa Değişikliği Referandumu tam da böyle manipülasyonun en açık ve düzeysiz halini gözlerimizin önüne serer.
Aşağıda belirteceğimiz birçok değişikliğin işçiler, memurlar ve emekçi yurttaşlar açısından bırakın olumlu bir dönüşümü, tam tersine haklar açısından büyük zararlar getireceği ve bu anayasa değişikliklerinin sermayeden yana bir tavır aldığının çok açık olmasına rağmen, ‘evet’ propagandaları sanki tüm yurttaşlar açısından pozitif değişiklikler gerçekleştiriyor görüntüsü altında veriliyor. Bu görüntüyü yaratmak için kullanılan motif ise “12 Eylül ile hesaplaşma”. İşte buradaki inandırma pratiği en başta anlattığımız ve meşru yönelimler taşıyan siyasal bir pratik yerine durumu baş aşağı gösteren gayri-meşru bir yalan söyleme durumunu ortaya çıkarıyor. Çünkü söz konusu anayasa değişiklikleri bırakın 12 Eylül ile hesaplaşmayı, tam tersine 12 Eylül 1980’nin amaçları ile mantıksal bir tutarlılık taşıyor; hatta darbenin amaçlarını istenen sonuçlarına vardırıyor.
Böyle bir propaganda taktiği ile yürütülen anayasa değişiklikleri ile ilgili referandum süreci de iktidar ve muhalefet partilerinin siyasal alanın düzeyini her geçen gün biraz daha düşüren üslupsuzluklarına sahne olmayı sürdürüyor. Parti liderlerinin birbirleri hakkında, kişisel özellikleri ve mal varlıklarıyla ilgili hakaret dolu konuşmaları arasında söz konusu değişikliklerle ilgili hiçbir tartışmaya girilmemesi şaşırtıcı gibi gözükse de, bu sayede tam da hükümetin istediği bir tartışma çerçevesi kamuoyuna sunuluyor. Kitleleri maniple etmekten başka hiçbir verimli sonucu olmayan bu tartışmalara karşı üyelerine ve temsil ettikleri kitlelere karşı sorumluluklarından dolayı tavırlarını gerekçeleri ile açıklayan kurumlar ise hâkim medya tarafından yok sayılıyor.
“Evet” kampanyaları nikah törenlerinden camilere kadar uzanır ve hoşgörü ile karşılanırken, “Hayır” diyenlerin stantlarına dahi izin verilmiyor, hükümete yakın medya kanallarında ise emekten ve halktan yana gerekçelerle değişikliklere hayır diyenler darbecilikle, demokrasi karşıtlığı ile ve 12 Eylül’den yana olmakla suçlanıyor. Başabakan’ın TÜSİAD’tan TOBB’a oradan da bütün emek örgütlerine uzanan tehditlerinin 12 Eylül generallerinden farkı olmayan üslubu ise neredeyse tartışmaya bile açılmıyor. Toplu Görüşmelerde KESK’in Toplu Sözleşme talebi Hakem Kurulu tarafından utanmadan anayasa değişikliğine evet deme koşuluna bağlanırken hükümetin emekçilerle ilgili samimiyetsizliğini yargılayan bile çıkmıyor.
Tamamen sermayenin ve iktidarın halkın denetiminden kaçmasına yönelik hazırlanmış ve gerçek niyetleri kamuoyundan gizlenen bu anayasa değişikliğine, İnşaat Mühendisleri Odası (İMO) Ankara Şubesi olarak aşağıdaki gerekçelerle HAYIR diyoruz.
12 Eylül’le hesaplaşma propagandası yalandır…
İdama giden gençlerin mektuplarından dolayı dökülen gözyaşlarının samimiyetini sorgulamak gibi bir amacımız yok. Fakat 12 Eylül’ü sadece idamlarla ve çekilen eziyetlerle sınırlayarak onun gerçek içeriğini gözden kaçıranlara da tahammülümüz yok.
AKP 12 Eylül Anayasası’nın mantıksal sonucudur.Vahşi liberal bir piyasa ekonomisini hayata geçirmek ve bunu gerçekleştirebilmek amacıyla da yasama ve yargıyı kontrol altında tutabilmek için yürütmenin gücünü diktatörlüğe varacak şekilde arttıran 12 Eylül Anayasası “AKP’nin 12 Eylül’ü” aracılığıyla yürütmenin mutlak otoritesini daha da arttırıyor. 12 Eylül 1980’cilerin başlamış olduğu işi yeni değişiklik aracılığıyla yasama ve yargıyı ya devre dışına çıkararak ya da ele geçirmeye çalışarak sonuna kadar götürüyor.
AKP’nin Anayasa Değişiklik Paketinin 11. Maddesi, 1982 Anaysasası’nın 125. Maddesine “Yargı yetkisi, idari eylem ve işlemlerin hukuka uygunluğunun denetimi ile sınırlı olup, hiçbir surette yerindelik denetimi şeklinde kullanılamaz” ifadesini ekleyerek Kamu Yararı ve Sosyal Adalet gerekçesiyle Danıştay’a yapılabilecek itirazların önüne geçerek Kentsel Dönüşüm, HES ve özelleştirmelerde sınırsız bir yağmanın önünü açıyor. Bırakın halkın birikimleri ile oluşturulmuş KİT’lerin yok pahasına sermayenin emrine sunulmasını, HES’ler aracılığıyla bir halkın coğrafyası da satışa çıkarılıyor; yaşam kaynağı olan su satılıyor. 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanabilmesinin zeminini hazırlayan 12 Eylül 1980 darbesi AKP’nin 12 Eylül 2010’u ile nihai amacına ulaşıyor: Her şey satılık.
“12 Eylül 1980 Vesayet rejimi”nin tasfiye edildiği bir yalandır. AKP’nin Anayasa Değişiklik Paketi’nin özünü sivil ve askeri yargı ile ilgili maddeler oluşturuyor. Anayasa Değişiklik Paketi metninin 4/5’ini oluşturan 144 Yargı yolu, 145 Askeri Yargı, 146,147,148,149 Anayasa Mahkemesi ve Yüce Divan, 156 Askeri Yargıtay, 157 Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, 159 HSYK ve ayrıca Anayasa Mahkemesi ile HSYK’nın üye yapısını belirleyen geçici 18. ve 19. Maddeler, AKP tarafından ‘vesayet rejimini yıkıyoruz’ propagandası altında sunuluyor. Oysa Yasama ve Yürütmenin iç içe geçtiği bir sistemde bu maddeler aracılığıyla tek bir şey amaçlanıyor: YAŞ sürecinde sonuçlarını çok açık biçimde gördüğümüz yargının ele geçirilmesi. Yargı kadrolarının belirlenmesinde yürütmenin –yani hükümetin- yetkilerini arttıran değişikliklerle 12 Eylül 1980’in uygulamaları mantıksal sonuçlarına kadar götürülerek yürütme, neredeyse ülkedeki tek yetkili kurum haline getiriliyor; Kuvvetler Ayrılığı ilkesi ortadan kaldırılıyor; Kısaca değişen vesayet rejimi değil vesayetin odağı. AKP bütün toplumun karar verme süreçlerine katılacağı bir demokrasiyi inşa etmek yerine yargıyı kendi kadrolarından devşirerek otoritesini güçlendiriyor. Ayrıca kendi döneminde Mesut Yılmaz’ı Yüce Divan’a gönderirken burada hiçbir sorun görmeyen hükümetin 148. Maddede yaptığı değişiklikle, eskiden kesin olan yüce divan kararlarını, ele geçireceği bir yargı sürecine açması da samimiyetsizlik örneği olarak ortada duruyor. Önümüzde duran 1980 yerine 12 Eylül 2010 vesayet rejimidir.
AKP’nin 12 Eylül’ü emekçiler ve sendikal haklar açısından 1980 12 Eylül’ünün acımasız bir devamıdır: Anayasa Değişiklik Paketi’nin 7. Maddesi ile “Siyasi amaçlı grev ve lokavt, işyeri işgali, iş yavaşlatma, verim düşürme ve diğer direnişler yapılamaz” hükmünü kaldıran AKP bu değişikliği tamamen geçersiz kılacak Anayasa’nın 54/1. maddesinde yer alan “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler. Bu hakkın kullanılmasına ve işverenin lokavta başvurmasının usul ve şartları ile kapsam ve istisnaları kanunla düzenlenir” hükmüne hiç dokunmamaktadır. Yine 1980 Anayasası’nın 54/2 maddesinde yer alan “Grev hakkı ve lokavt iyi niyet kurallarına aykırı tarzda, toplum zararına ve milli serveti tahrip edecek şekilde kullanılamaz” hükmü de korunmaktadır; Bu madde aracılığıyla ILO sözleşmelerine aykırı ve bütün dünyayı kendimize güldürecek biçimde işverenin ‘lokavt hakkı’ anayasaya girmiş oluyor. Bunun yanında 51. Maddenin 2. Fıkrasında yer alan “milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlak ile başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması” grevin yasaklanmasının gerekçesi olarak AKP Anayasası’nda durmaktadır. 51/2 ve 54/2 durduğu sürece iktidar tarafından bütün grevler bu maddelerin geniş içeriğince gerekçelendirilerek yasaklanabilir. İktidara geldiği 8 yıldan beri işçilere sadece güvencesizleştirme, sendikasızlaştırma ve yoksulluk veren AKP 12 Eylül 1980’in emekçiler açısından getirdiği yıkımı sonuna kadar götürme amacındadır.
Grevsiz bir toplu sözleşme Kamu Emekçileri ile dalga geçmektir: 12 Eylül 1980 Anayasası’nın 53. Maddesine eklenen “Memurlar ve diğer kamu görevlileri toplu sözleşme yapma hakkına sahiptir” hükmü bir komediden öte gitmemektedir. Özellikle KESK’in yıllar süren çabası ile fiili olarak yapılan bu görüşmeler, sözleşme kavramı aracılığıyla dönüştürülüyor gibi gözükse de Grev Hakkı verilmemiş olması AKP’nin demokratlığını göstermektedir. 12 Eylül 1980 Anayasası’nın emekçilerle ilgili mantığını aynen taşıyan “Kamu Görevlileri Hakem Kurulu” sözleşmede uyuşmazlık olması halinde son karar mercii olarak belirlenmiştir. İşçilerin Grev Hakkı ile ilgili olarak da benzer uygulama aynen 12 Eylül 1980 Anayasası’nda olduğu hali ile devam etmektedir: 54. Maddede belirtildiği üzere burada da anlaşmazlık durumunda Yüksek Hakem Kurulu devreye girmekte ve bu kurulun verdiği kararlara yargı yolu kapatılmaktadır. Söz konusu anayasa değişikliklerinin 125. Maddesinde YAŞ kararlarına, 148. Maddesinde de Yüce Divan Kararları’na yargı yolunu açan AKP’nin emekçilere bu yolu kapamasının nedenlerini ve buradaki samimiyetsizliği ise kamuoyunun takdirlerine bırakıyoruz. Ayrıca AKP açısından bir samimiyet sınavı niteliğinde olabilecek KESK’in toplu görüşme yerine toplu sözleşme masasına oturalım önerisinin Yüksek Hakem Kurulu tarafından değişikliklere evet denmesi koşuluna bağlaması, kararlarına yargı yolu kapatılan bu kurulun ileride de kimden yana taraf olacağını gösterdiğini düşünüyoruz.
1980 Anayasası’nın 51. Maddesindeki “aynı zamanda ve aynı iş kolunda birden fazla sendikaya üye olunamaz” hükmünü kaldırarak toplu sözleşme ve grev süreçlerini kendi yandaş sendikaları aracılığıyla çıkmaza sokmaya çalışan hükümet emekçilerin gücünü daha da bölmek için tarifi imkansız ayak oyunlarına başvuruyor.
Sendikalaşma ile ilgili olan bir diğer husus ise Emeklilere sendika kurma hakkının anayasa ile yasaklanıyor olmasıdır. 53. Maddede “toplu iş sözleşmesinin kararlarının emeklilere yansıtılacağı” ibaresi toplumun örgütlenme özgürlüğüne karşıt bir işlev görmektedir. Aynı şekilde yeni çalışma koşulları ile en ağır şartlarda çalışan ev emekçilerine ve çiftçilere de sendikalar aracılığıyla örgütlenme yasaklanmaktadır.
Bütün bunların yanında ülkenin en önemli sorunu olarak görülen Kürt Sorunu hakkında duygusal konuşmalardan ve tasfiye mantığından başka hiçbir programı olmayan AKP’nin demokratlık maskesi söz konusu soruna hiç değinmemesi ile düşmüştür. 12 Eylül’ün yok hükmünde saydığı Kürtler AKP’nin 12 Eylül’ünde de yok hükümündedirler.
12 Eylül 1980 Anayasası’nın ilkelerini mantıksal sonuçlarına kadar götüren AKP kendi 12 Eylül’ü ile emekçiler ve ezilen halklar açısından sermayenin dünyasını şekillendirmeye devam ediyor. Otoriter bir düzenin kurulabilmesi için bütün yetkileri eline geçirerek tam bir denetimsizlik isteyen mevcut hükümet 12 Eylül ile hesaplaşma savıyla tam olarak yalan söylemektedir. Pakete göz boyamak için konduğu çok açık olan dilekçe hakkı, fişlenmenin engellenmesi, kadın ve çocuklara pozitif ayrımcılık ve seyahat özgürlüğü gibi konulardaki değişikliklerin referanduma gitmeden de kanunlar aracılığı ile mecliste düzenlenebileceği göz önüne alındığında Hükümetin samimiyetsizliği bir kez daha açığa çıkmaktadır.
Masallar ile çocukların dünyasında yeni hayaller yaratabilirsiniz. Fakat Türkiye’nin en zor zamanlarında bile demokrasi mücadelesi vermiş ülkenin örgütlü güçlerini ve kurumlarını masallarla uyutamazsınız.
Kardeşlik: Mutlu bir “hikâye” miydi yoksa hala mümkün mü?
Bir önceki perspektif yazımızda ve bültenimizin son sayısının orta sayfasında İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi olarak genel mühendislik sorunlarının ötesinde, ülke gündeminin odağına oturan Kürt Sorunu’na dikkat çekmiştik. Meslektaşlarımızı, sadece mühendislik mesleğine sahip olan ‘çalışan insanlar’ olarak değil de ülke gündemindeki problemlere meslekleri dışında farklı kimlikleri aracılığıyla müdahil olan insanlar olarak da gördüğümüz için bu tartışmaları yapmanın zorunlu olduğunu düşündük. Ülkenin en büyük kurumları olan sendikalar, meslek odaları, demokratik kitle örgütleri için hala “işlerine baksınlar ne diye siyasetle uğraşıyorlar” diyenlerin, ülkenin örgütlü kesimlerinin siyasete müdahil olmasının engellendiğinde yaşananları –özellikle de bugünlerde- iyice gözden geçirmeleri gerekir.
Toplumsal olayların değerlendirilmesi kolay bir iş değildir, keza her bir ‘olay’ sadece tek bir neden dolayısıyla ortaya çıkmaz. Bir “olay” ortaya çıkmışsa bu durum birçok bileşenin bir araya gelerek somut bir bütünü, yani burada ‘olay’ dediğimiz şeyi, görünür kıldığına işaret eder. Toplumun örgütlü kesimleri de tek başına değerlendirmeler yapan ve yargı veren şahıslardan, olayları tek bir perspektiften tüketmemeye çalışmasıyla ayrılır ve ilişkileri aracılığıyla çeşitli bileşenleri bir araya getirerek çok daha nitelikli değerlendirmelerin ortaya çıkmasını sağlar. Bu yüzden meslek örgütlerinin siyasetin alanına girerek bu alanda yargılar vermesi, bırakın olumsuz bir durum olmayı kaçınılamaz bir zorunluluktur.
Olaylar hakkında değerlendirmeler yapıp yargıda bulunmayı çok yönlü bir çalışmanın üretmiş olduğu argümanlarla bir sonuca bağlamadığımızda, sorunun çözümü için çaba harcadığımızı düşünsek dahi, hala kendi sınırlarımız dâhilinde hareket ediyor oluruz. Bu durum, kendi düşüncemizde, “gerekli çabaları gösterdik ama olmuyor” bilincini yarattığı andan itibaren de dilimiz, sorunun muhatabı olan karşı tarafı suçlayan ifadelerle örülmeye başlar. Çözüme dair yolda sorunun diğer bütün bileşenleri dışlayan bu tutum, samimi olsa dahi, sonuçta bir batağa saplanır: kibirin ve kendi sınırlarının farkında olmayan bir cehaletin batağına.
AKP tam da böyle bir durumun içindedir…
Çözmeye çalıştıkları muazzam sorunlar yumağının içinde, sorunun öznesi olanları dahi kaale almayan pratikleri ve çözüme kendi sınırlarının yetmediği muhafazakar düşünme biçimleri, bir de bunların üzerine eklenen “düşünülebilecek her şeyi biz düşünürüz” kibirleri sorunları daha da karışık hale getiriyor. Sorunlarının karmaşıklaşmasının yanında sorun olan durumun öznelerine karşı tutundukları bahşedici üslup, diyaloğu ortadan kaldıran bir engel haline geliyor.
Bu bahşeden konumu, özellikle Başbakan’ın BDP ile görüşmeme tavrında tüm çıplaklığı ile ortaya çıkıyor. MHP’nin sorunun varlığını ve gerçek adını dahi reddeden yaklaşımından çok da farklı olmayan bu tutum, konuşmaların uzaktan ve medya aracılığıyla verilen mesajlara dönüşmesine neden olurken devlet ve hükümet kanadının kullandığı patriyarkal dil, aynı zamanda hükmedici ve üstten konuşan üslup, Kürt etnisitesine dair öfke ve düşmanlığı körükleyen bir toplumsal bilinç durumunu ortaya çıkarıyor. AKP ve MHP’nin bu tavrına ek olarak CHP’nin, özellikle batıdaki kitle tabanını ulusalcı temalar üzerinden tutan siyaset pratiği eklenince, Türkiye’nin %80’ini temsil eden bir kitlenin, linç olaylarına karışmasa bile, linç girişimlerini yadırgamayan ruh hali ortaya çıkıyor. Kürt yasal siyasetine karşı kullanmış olduğu dil ve takınmış olduğu tavırla sorunu çözümsüzlüğe iten ve sokağın dilini belirleyen bizzat AKP’dir. Fakat AKP’nin bu konumu, kişisel bir kötü niyetten kaynaklanmıyor; tam olarak siyasal becerilerini (kimi gömlekleri üzerlerinden çıkarmalarıyla) teknik bir iş bitiriciliğe dönüştürmüş yeni dönem muhafazakar siyasetin niteliksizliği bu konumu görünür hale getiriyor. Muhafazakar siyasetin yıllardır reddiyeci bir tavır takındığı ya da görmezden geldiği Kürt ve Alevi sorunları, neo-liberalizmle bütünleşmiş, hatta onun içinde erimiş neo-muhafazakarlığ | | |