|
|
|
Afet Hazırlık ve Müdehale
|
|
|
|
|
Tüm Haberler ve Duyurular
|
|
TTB: LİNÇ OLAYLARININ ZEMİNİ ÖNCEDEN HAZIRLANDI
Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
GÖKÇEK RANT PEŞİNDE
Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
|
|
|
|
|
|
|
|
Kemal Türkler Anıldı
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucu genel başkanı Kemal Türkler, katledilişinin 30. yılında mezarı başında anıldı…
|
|
|
|
|
|
İMO ANKARA ŞUBE BASIN AÇIKLAMASI
Bakanlar Kurulu’nun, 13 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlük kazanan 2010/667 sayılı kararı ile Ankara’da 7 bölge için “Kentsel Dönüşüm Projesi” kararını almasıyla ilgili İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şube Başkanı Nevzat Ersan 14 Temmuz 2010 tarihinde basın açıklaması yaptı.
|
|
|
|
|
|
Özet:Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
Özet:Meslek insanları, akademik çevreler, öğrenciler ve ülkenin geleceğine duyarlı her kesimden büyük ilgi gören “Mühendislik-Mimarlık Öyküleri”nin 5’incisini okuyucu ile buluşturmak için çalışmalara başlandı.
Özet:İMO Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Harp'in Dörtyol ve İnegöl'de yaşananlarla ilgili 27.07.2010 tarihinde basın açıklaması yaptı.
Özet:KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl'de yaşanan olayların barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösterdiğini ifade ederek, bu olayın ırkçı şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını belirtti.
Özet:TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak anayasa referandumu ile ilgili olarak 26 Temmuz 2010 tarihinde TMMOB örgütlülüğüne yönelik bir mesaj yayımladı:
Özet:Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
Özet:DİSK hazırladığı raporda hükümetin 'işsizlik azaldı' söyleminin altında kayıtdışı çalışmanın yaygınlaşmasına dikkat çekerek 10 milyon kayıtdışı çalışanın olduğunu belirtti.
Özet:Haziran Temmuz Basında İMO Ankara
Özet:Onları astılar; sizin iktidar yürüyüşünüz başladı.
Özet:Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucu genel başkanı Kemal Türkler, katledilişinin 30. yılında mezarı başında anıldı…
Özet:TMMOB, DİSK, KESK ve TTB, içinde işçi sağlığı ve iş güvenliği ile ilgili birçok hükmün de yer aldığı ve “Torba yasa” olarak da bilinen 536 sayılı kanun tasarısı hakkında TBMM önünde bir basın açıklaması yaptılar.
Özet:TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi Hasanoğlan Öğrenci Yaz Okulu açıyor. Son başvuru tarihi 21 Temmuz 2010.
Özet:Bakanlar Kurulu’nun, 13 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlük kazanan 2010/667 sayılı kararı ile Ankara’da 7 bölge için “Kentsel Dönüşüm Projesi” kararını almasıyla ilgili İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şube Başkanı Nevzat Ersan 14 Temmuz 2010 tarihinde basın açıklaması yaptı.
Özet:Bakanlar Kurulu, 13 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlük kazanan 2010/667 sayılı kararı ile, Dikmen Vadisi’ni “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı” olarak ilan etmesi üzerine Dikmen Vadisi Halkı açıklama yaptı.
Özet:AKP’li Nusret Bayraktar ve 14 milletvekilinin beraber hazırladığı “Yeni Belediyeler Yasası”nın açtığı yağma olanakları mecliste AKP tarafından hemen kullanılmaya başlandı.
TTB: Linç olaylarının zemini önceden hazırlandı
ANKARA (DİHA) - Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret ederek, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' açıklamasında bulundu.
TTB Merkez Konseyi, İnegöl ve Dörtyol'daki olaylara ilişkin yazılı açıklama yaptı. Bu olayların zemininin önceden hazırlandığına işaret edilen açıklamada bir sene önce 'Demokratik Açılım' adıyla yapılmaya çalışılan umudun tükendiğine ve olayların Kürt- Türk çatışmasının zemininin hazırlanmasına neden olduğuna vurgu yapıldı. Kürt sorununa çözüm aramadaki demokratik yolların kullanımında yetersizlik ve samimiyetsizliğin şiddetin tek çözüm yolu olarak kullanıldığını gösterdiğine vurgu yapılan açıklamada, 'Yaşanan bu olaylara benzer birçok olaya sıradan diyen, linçe kalkışanları anlayışla karşılayan devlet yetkililerini kınıyoruz' ifadesi kullanıldı.
Endişe ve kaygılarının had safhada olduğuna dikkat çekilen açıklamada, insanları kışkırtan milliyetçi-ırkçı yaklaşımların dünyada ve Türkiye'deki izlerinin belli olduğuna vurgu yapılarak, 'Önde giden bu partilere bu saldırıları makul bulmanın canlara mal olan acı sonuçlarını hatırlatıyoruz' denildi.
Çatışmanın bitmesi için gerekli şartları yerine getirmeyen hükümetin, içeriği tartışılır referandum için bu olayları bir malzeme olarak kullanmasını anlamakta zorluk çekildiğine işaret edilen açıklamada, 'Kürt sorununu da önüne koyan 'Kurucu bir anayasa' çalışmasının bir an önce başlatılması, özgür eşit yurttaşlar olarak bir arada yaşamayı mümkün kılan geliştiren, emeğin, halkların yer aldığı, demokratik her türlü hakkın kullanılmasına izin veren bir anayasanın hazırlanmasına derhal başlanmalı' denilerek, toplumsal barış için adım atılması istendi.
MÜHENDİSLİK VE MİMARLIK ÖYKÜLERİ-V İÇİN ÖYKÜ TOPLANMAYA BAŞLANDI
Meslek insanları, akademik çevreler, öğrenciler ve ülkenin geleceğine duyarlı her kesimden büyük ilgi gören “Mühendislik-Mimarlık Öyküleri”nin 5’incisini okuyucu ile buluşturmak için çalışmalara başlandı.
TMMOB 41. Dönem Çalışma Programı‘nda da yer alan "Mühendislik-Mimarlık Öyküleri-V" kitabında yer alabileceğini düşündüğünüz öyküleri, derlenmesi ve çalışmalar yapılabilmesi için Odamıza ya da TMMOB'ye ulaştırabilirsiniz.
Türkiye‘de sektörlerin oluşumu, sanayi kuruluşlarının kurulması-gelişimi, saha uygulamaları gibi bazı mühendislik ve mimarlık öykülerinin teknik detayların dışında, konuya uzak kişilerin de anlayabileceği bir dille anlatıldığı "Mühendislik-Mimarlık Öyküleri" TMMOB‘nin kuruluşunun 50. yılında yayımlanmaya başlamıştı. Bugüne kadar Mayıs 2004, Mayıs 2006, Mayıs 2008 ve Nisan 2010‘da 4 kitap basıldı.
KIŞKIRTMALARA ALET OLMAYALIM,
BİRARADA YAŞAMI SAVUNALIM!
Barış ve kardeşlikten yana toplumsal kesimlerin tüm çabalarına rağmen, Kürt Sorunu etrafında yaşanan şiddet ve çatışmalar giderek tırmanıyor. Bu şiddet ortamında yaşamını yitiren yurttaşlarımızın yakınlarına metanet ve başsağlığı diliyoruz.
Kürt Sorunu’nun barışçıl ve demokratik yollardan çözülememesi, içinden çıkılamaz bir şiddet sarmalı ortaya çıkarmıştır. Birbiri ardına yaşanan saldırılar ve çatışmalar, ölüm ve gözyaşı getirdiği gibi, Türk ve Kürt halkları arasındaki kardeşlik duygularını da köreltmektedir. Son iki gün içerisinde Bursa’nın İnegöl ve Hatay’ın Dörtyol ilçelerinde yaşananlar, şiddetin giderek kontrolden çıktığını ve kitselleştiğini göstermektedir.
Ülkemizin özellikle batı bölgelerinde Kürtlerin taraf olduğu herhangi bir anlaşmazlığın, kısa bir anda kitlesel bir linç girişimine dönüşmesi, kaygı verici bir durumdur. Kürt yurttaşlarımızın can ve mal güvenliklerine yönelen saldırıları kınıyor, hükümeti ve yerel yöneticileri bu konularda daha duyarlı olmaya davet ediyoruz.
Şiddet ve linç kültürünün toplumumuzu teslim almasına, ırkçı ve şoven saldırıların geleceğimizi tayin etmesine izin vermemeliyiz! Bilinmelidir ki, ırkçı kışkırtmalar, en az silahlı saldırılar kadar toplumsal bütünlüğümüzü tehdit etmektedir. Kardeş halklar arasındaki birarada yaşam iradesinin, kör bir şiddet duygusuyla boğulmasına seyirci kalmayacağız.
Ülkemizde yeni 6-7 Eylül Olaylarının, yeni Maraş Katliamlarının, yeni toplumsal trajedilerin yaşanmasına izin vermeyeceğiz. Bu coğrafya üzerinde yaşayan herkesi ortak geleceğimizin korunması için sağduyulu ve vicdanlı olmaya davet ediyoruz.
Bugüne kadar söylediğimiz basit gerçeği bir kez daha yinelemekte fayda görüyoruz: Kürt Sorunu’nun çözümü yolundaki ilk adım, silahların susturulması ve barış ortamının sağlanmasıdır. Patlayan her bomba, sıkılan her kurşun ortak tarihimizde ve bilincimizde derin yaralar açmaktadır. Bu yaralar kangren haline dönüşmemesi için, tüm toplumsal kesimleri, kardeşlik içinde birarada yaşam için çaba harcamaya davet ediyoruz…
H. Serdar HARP
İnşaat Mühendisleri Odası
Yönetim Kurulu Başkanı
Şimşek: İnegöl'de yaşananlar barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl'de yaşanan olayların barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösterdiğini ifade ederek, bu olayın ırkçı şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını belirtti.
KESK Genel Sekreteri Emirali Şimşek, İnegöl olaylarına ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, 'İnegöl'de yaşanan olaylar barışın ne denli yakıcı bir ihtiyaç olduğunu gösteriyor' dedi. Şimşek, basit bir anlaşmazlıktan doğan bir olayın topyekun bir saldırıya dönüşmesinin son derece kaygı verici olduğunu ifade ederek, İnegöl'de yaşanan olayların ırkçı-şoven kesimler tarafından ikinci bir Maraş vakasına evriltilmeye çalışıldığını kaydetti. Hızla kitleselleşen kalabalığın kendisini hukukun, kanunun yerine koyarak İnegöl'de terör estirdiğini kaydeden Şimşek, 'Basit bir toplumsal olayda dahi kuvvet kullanan, gazla, suyla kitleleri dağıtan polisin müsamahakar tutumu ayrıca düşündürücüdür. Valinin provokasyon vurgusu olayların vahametini göstermektedir' dedi.
Provokatörlerin istediği yönde gelişmesini mümkün kılan bir zemin olduğunu ve bunun üzerine düşünmek gerektiğini belirten Şimşek, geçmişte yaşanan benzer olaylarda kışkırtıcıların yakalanmamış yada ciddi bir yaptırımla karşılaşmamış olmasının bu olayları teşvik ettiğini ifade ederek, gerilim ve çatışma ortamının böylesi provokasyonlara zemin hazırladığını ifade etti.
Olayların basit bir asayiş sorunu olarak ele alınamayacağını vurgulayan Şimşek, İnegöl'de yaşananlara benzer bir olayında Hatay'ın Dörtyol İlçesi'nde yaşandığını ifade etti. Ülkede toplumsal barışı hakim kılmanın önemli olduğunu belirten Şimşek, 'Bunun yolu da artık çözümünü hepimizin bildiği toplumsal meselelerin çözümü yolunda somut adımları bir an önce atmak, demokrasiyi geliştirmektir' dedi.
ANAYASA REFERANDUMU İLE İLGİLİ OLARAK TMMOB ÖRGÜTLÜLÜĞÜNE
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak anayasa referandumu ile ilgili olarak 26 Temmuz 2010 tarihinde TMMOB örgütlülüğüne yönelik bir mesaj yayımladı:
Sevgili Arkadaşlar,
Ülkemizin gündeminde anayasa değişikliği ile ilgili olarak 12 Eylül tarihinde yapılacak referandum var. 12 Eylül‘e kadar TMMOB de, bu gündem ile ilgili olarak üzerine düşeni yapacaktır.
Sevgili Arkadaşlar,
27 Mayıs‘ta başlayan TMMOB 41. Dönem Genel Kurul açılış konuşmasının konu ile ilgili olan kısmında şunları söylemiştik:
Ülkemizde yıllardır bir ‘değişimden‘ söz ediliyor. ‘Normalleşiyoruz‘ derken görülüyor ki her gün yeni ‘olağanüstülük‘ ve ‘şok‘ içerisinde yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Oysa mesele değişimin kendisinden çok muhtevasında aranmalıdır. Muhtevasından bağımsız her değişimin peşinden koşmanın kişilik bozukluğuna yol açtığını gördük.
AKP‘nin bugün ‘değişim‘ dediği ‘yeniden yapılanmanın‘ miladı 12 Eylül darbesidir. O zaman da ‘huzur ve mutluluk‘ adına toplumu zor yoluyla ‘değiştirmeye‘ giriştiler. Özünde 24 Ocak kararlarında ifade edilen piyasacılıkla, gerici akımların güçlendirilmesi olan bu ‘değişimin‘, gelinen noktada AKP iktidarı ile temsil edilen bir piyasacı ve gerici diktatörlüğe doğru geliştiğini görüyoruz.
Yaşanan tüm hengâmenin içerisinde yaşadığımız her şey ülkemizin emperyalizmin ihtiyaçlarına uygun olarak yukarıdan aşağıya yeniden yapılandırılmasından başka bir şey değildir. Soğuk Savaş politikalarına uygun olarak düzenlenmiş ‘eski devletin‘ yerini ABD‘nin Ortadoğu politikalarına ve sermayenin küresel ihtiyaçlarına uygun olarak yeniden yapılandırılan ‘yeni devlet‘ alıyor.
AKP iktidarında ‘milli irade‘ adı altında demokratik bütün kanallar kapatılarak tekelci bir iktidar yapılanması kuruluyor. İktidarın Anayasa değişikliği de bunun bir parçası olarak gündeme getirildi. Güya demokratikleşme adına yapılan bu değişikliklerde ne halk ne emek ve meslek örgütleri hazırlanma sürecine dahil edilmedi. "Kendi pişir kendin ye" anlayışından demokrasi ve özgürlük adına bir şeyin çıkması zaten mümkün değildir. Değişiklikler de halkın, emekçilerin yani bizim değil, AKP ihtiyaçlarının ürünüdür.
Emekçilerin ve ezilenlerin yeni bir anayasa ihtiyacı vardır. Yıllardır 12 Eylül faşist darbesinin ürünü anayasaya karşı mücadele yürütüyoruz. Ama şimdi kalkıp kimse bize "12 Eylül anayasası ile hesaplaşmanın yolu olarak onun devamından başka bir şey olmayan AKP anayasasına evet" demeyi göstermesin.
12 Eylül Anayasasına da, onun bir devamı olan AKP anayasasına da "hayır" diyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa ancak demokratik katılımın bütün kanalları açılarak yapılabilir. Bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da bunun için mücadele edeceğiz. Ve ancak bu mücadelemizin sonucunda gerçekten demokratik ve özgürlükçü bir anayasayı emekçiler kendi elleriyle yazacaktır. İşte TEKEL işçileri güvenceli çalışma ve insanca yaşamın anayasasını sokakta yazdılar. AKP iktidarı ise buna karşı güvencesizliğin ve sömürünün önündeki engelleri kaldırmak, hastaneleri, okulları, fabrikaları rahat satabilmek için yargıyı kendi denetimi ve kontrolüne almaya çalışıyor.
İhtiyacımız olan parasız eğitim ve sağlık, güvenceli çalışma ve insanca yaşam hakkının, her kültür ve kimliğin özgürce ifade edilmesinin güvence altına alındığı, "bir arada yaşamın anayasası" için mücadele edeceğiz.
Referandum günü olan 12 Eylül‘ü faşist darbeyle ve onun izinde gelişen bugünkü sömürüye ve gericiliğe karşı bir hesaplaşma gününe çevirmek TMMOB için çok anlamlı olacaktır.
Sevgili Arkadaşlar,
1 Haziran 2010‘da kamuoyuna duyurduğumuz ve Genel Kurul delegelerimizin oybirliği ile onayladığı Sonuç Bildirimizin konu ile ilgili kısmında da şunlar belirtilmişti:
Ülkemiz, yukarıdan aşağıya bürokratik dönüşümler, aşağıdan yukarıya cemaat-tarikat ağlarıyla kuşatılmaktadır. Siyasi iktidar, her geçen gün anti demokratik öğeleri biraz daha kökleştirmektedir. Bu kapsamda son yıllarda siyasal gündemlerin önemli bir başlığı, yapılmak istenen anayasa değişiklikleri olmuştur. Süreç içerisinde anayasada birçok değişiklik yapılmıştır. Ancak bu değişiklikler de 12 Eylül hukukunun ve karanlılığının ülkemiz üzerinden kalkmasına olanak sağlamamıştır. Yapılacak değişiklikler de 12 Eylül Anayasasının gerici faşist niteliğini değiştirmeyecektir.
Anayasa değişiklikleri AKP iktidarının mutlaklaştırılması ve kamu varlıkları ve ülke kaynaklarının pazarlanması ve satışının önündeki hukuki engellerin kaldırılmasını amaçlamaktadır. Öncelikli olarak biz, "12 Eylül Anayasasına hayır" derken, tuzağa düşmeksizin "Siyasal iktidarın çıkar ve hedefleri doğrultusunda hazırlanan anayasa değişikliklerine de hayır" diyoruz.
Ülkemizde darbe-demokrasi ikilemi yaratılarak neo-liberal değişim sürecinin üstü örtülmektedir. Sistemin yeni düzene uyum sağlayamayan eski kalıntılarının tasfiye operasyonu, derin devlete, darbecilere karşı demokrasi zaferi gibi gösterilmektedir. Oysa darbecilikle mücadele 12 Eylül sistemi ile mücadeledir. Gericileşme, neo-liberal politikalar, küresel kapitalizmin güç merkezlerinin güdümünde bir Türkiye, 12 Eylül düzeninin bir sonucudur. Bu düzenle hesaplaşmadan darbecilikle, darbecilerle hesaplaşılamaz.
12 Eylül Anayasasına da, onun bir devamı olan AKP anayasasına da "hayır" diyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü bir anayasa ancak demokratik katılımın bütün kanalları açılarak yapılabilir. Demokratik katılım olanaklarının önünü açmak üzere başta yüzde onluk seçim barajı, siyasi partiler ve seçim yasaları olmak üzere toplumun siyaset yapma olanaklarını engelleyen tüm yasaların değiştirilmesi için bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da mücadele edeceğiz.
Sevgili Arkadaşlar,
Yönetim Kurulumuz; 10 Temmuz‘da gerçekleştirdiği toplantıda referandum ile ilgili olarak 40 no‘lu kararı aldı:
Anayasa değişikliği için 12 Eylül‘de yapılacak Referandumla ilgili olarak "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız" başlıklı çalışmanın yürütülmesi konusunda Yürütme Kurulu‘na görev ve yetki verilmesine karar verildi.
Sevgili Arkadaşlar,
12 Eylül gününe kadar hepimize bir büyük görev düşüyor. Odalarımız "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız. Bu nedenle de AKP‘nin anayasa değişikliğine ‘Hayır‘ diyoruz" sözümüzü büyütmek ve gürleştirmek için her türlü çabayı sürdürecektir. İl/İlçe Koordinasyon Kurullarımız, konu ile ilgili basın açıklaması, kapalı salon toplantıları, emek-meslek örgütlerinin yerel bileşenleri ve demokrasi güçleri ile birlikte kitlesel basın açıklamaları, mitingler gerçekleştireceklerdir. Oda ve Şube Yönetim Kurullarımızın, Oda ve TMMOB delegelerimizin ve örgütlü üyelerimizin bu etkinlikleri büyütmek gibi bir sorumlulukları vardır.
Sevgili Arkadaşlar,
Şimdi "12 Eylül düzeni ile gerçekten hesaplaşmayan hiçbir anayasa değişikliği ile uzlaşmayacağız" deme zamanıdır.
Şimdi "AKP‘nin anayasa değişikliğine hayır" deme zamanıdır
Mehmet Soğancı
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı
Gökçek rant peşinde…
Gökçek, Sinpaş’ın İncek’teki proje alanında imar hakkını iki katından fazla arttırdı.
“5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 73. Maddesinde değişiklik yapılmasına ilişkin kanun teklifi”nin AKP’nin oylarıyla meclisten geçmesinden sonra İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şube ve birliğimiz TMMOB olarak bu yasanın başta Melih Gökçek ve Kadir Topbaş için rant yaratmaya yönelik uygulamaları ortaya çıkaracağını söylemiştik. Melih Gökçek hiç zaman kaybetmeden yasanın çıkmasından 15 gün sonra Çankaya'dan "Yeni Güneypark, Yıldız, Çaldağ, Dikmen Vadisi"; Yenimahalle'den "Ballıkuyumcu, Eski Aşot"; Altındağ'dan Kuzey Ankara 2. Etap’ı 'kentsel dönüşüm' kapsamına almıştı. Fakat Melih Gökçek bununla da kalmadı. Şimdi de ilçe belediyelerin haklarını tamamen elinden alan “Yeni Belediyeler Yasası”na dayanarak Ankara Yenimahalle’de bir tek imza ile 100 milyonluk yeni bir rantın kapısını açtı.
Bu yeni “rantsal dönüşümle” Ankara Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek’in, Yenimahalle Belediyesi içinde kalan İncek-Alacaatlı bölgesinde 219.5 dönümlük bir alanda imar hakkını iki katından fazla arttırdığı ve önceki planda 218 olan konut sayısını 550’ye çıkardığı ortaya çıktı.
Söz konusu alanda hükümete yakınlığıyla tanınan Sinpaş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı tarafından “ortalama üzerinde geliri olan aileler için” konut projesi yapılacağı reklamı veriliyor.
ODTÜ Kamu Politikaları ve Kentsel Araştırmalar Merkezi Müdürü ve Şehir Plancıları Odası Yönetim Kurulu Üyesi Doç. Dr. H. Tarık Şengül, 100 milyon TL’lik rant sürecini şöyle anlattı:
İki kattan fazla imar artışı: Ankara’nın Yenimahalle Belediyesi sınırları içinde kalan Alacaatlı bölgesinde adayı kapsayan 219.500 m2’lik alanda, Ankara Büyükşehir Belediyesi tarafından imar planı değişikliğine gidilerek, sadece bu adalara yönelik imar hakları iki katından fazla arttırıldı.
Konut sayısı 218’den 550’ye çıktı: Yapılan plan değişikliğiyle, arsa sahibi lehine büyük imar hakkı artışları sağlandı. Önceki planda 218 olan konut sayısı 550’ye çıkarıldı. Söz konusu değişiklik bu adaların çevresindeki diğer imar adalarındakinin iki katından fazla imar hakkı sağlıyor.
100 milyon TL’lik rant: Fazladan yapılacak her bir konutun fiyatının, bugün bölgedeki fiyatlar doğrultusunda en az 300 bin TL olacağı varsayılıyor. Bu durumda, sadece konut alanlarından doğan rant, 99.6 milyon TL olarak hesaplanıyor.
Hükümete yakın ortaklığın projesi: Söz konusu alanda yapılacak konutlara ilişkin Sinpaş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı Web Sitesi’nde reklamı yapılan bu alan için “ortalama üzerinde geliri olan ailelerin tercih ettiği” bir bölge olduğu ve altyapı ve yol çalışmalarının tamamlandığı belirtiliyor.
Yeşil alanlar ayrıcalıklı siteye: Daha önceki planda dağınık halde ve tüm bölgeye hizmet edecek nitelikte olan yeşil alanlar konut adalarının ortasına alındı. Bu tür durumlarda site, etrafına koruma duvarları çekerek, tüm kente ait olması gereken bu yeşil alanları sitenin özel alanı haline getirecek.
CHP’li belediye onay vermedi: İmar planının Yenimahalle Belediye Meclisi’nden geçmesi gerekiyordu. CHP’li Yenimahalle Belediyesi bu değişikliği, bu tür değişiklikler için gerekli olan ilgili kurumların görüşlerinin eksik olması ve muvafakatlarda sorun olması nedeniyle, Büyükşehir Belediyesi’ne geri gönderdi.
Gökçek, yasayı dolanarak değişikliği yaptı: Ancak Büyükşehir Belediyesi bu gerekçeye rağmen, Yenimahalle Belediyesi’nin söz konusu planı yasanın öngördüğü sürede onaylamadığı gerekçesiyle, 1/ 1000 ölçekli planı kendi meclisinde onayladı.
DİSK Raporu: 10 milyon kayıt dışı çalışan var
DİSK hazırladığı raporda hükümetin 'işsizlik azaldı' söyleminin altında kayıtdışı çalışmanın yaygınlaşmasına dikkat çekerek 10 milyon kayıtdışı çalışanın olduğunu belirtti. Kayıtdışı istihdam ile Hükümetin mücadele etmediği savunulan rapordaki rakamlar da korkunç.
Raporda, TÜİK tarafından açıklanan verilere göre, işsizlik oranının önceki yılın nisan ayı dönemine göre 2,9 puan düştüğü anımsatılan raporda, ancak işsizlik verilerinde yaşanan düşüşün, kayıtdışının ve güvencesiz çalışmanın yaygınlaşmasının gölgesinde kaldığı ifade edildi. Raporda, 2008'in aynı döneminde yaklaşık 2 milyon 333 bin olan işsiz sayısının, son açıklanan resmi verilere göre yaklaşık 3 milyon olduğuna dikkat çekilerek, işsiz sayısının 2 yılda yüzde 32 artış gösterdiği belirtildi.
İşte işsizlik rakamları:
-2010 nisan ayı dönemi için açıklanan istihdam verilerine göre, kayıtdışı istihdam edilenlerin sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre 905 bin kişi artarak, 8 milyon 842 binden 9 milyon 747 bine ulaştı. Bu rakam nisan ayı dönemi için ulaşılan en yüksek düzey. En son 2005 yılı nisan döneminde kayıtdışı istihdam edilenlerin sayısı nisan ayı dönemi için 9 milyon 689 bindi.
-Geçici bir işte çalışanların sayısı nisan dönemi için 2009'da 1 milyon 221 bin iken, 2010'da 1 milyon 537 bin düzeyine ulaştı. Güvencesiz ve geleceğinden endişeli olan bu kesimin sayısındaki artış ise 316 bin.
-İşsiz kalma nedenlerinin başında işin güvencesiz ve geçici olması geliyor. Türkiye'de yaklaşık her 10 ücretliden sadece 1'i geçici bir işte çalıştığı halde, işsizlerin yüzde 31'ini geçici işlerde çalıştığı için işsiz kalanlar oluşturuyor. Bu durumda olanların sayısı 1 milyon 83 bin.
-Eksik istihdam rakamlarında da artış görülüyor. Toplam 40 saatten daha az çalışan ve 1 saat çalışmış olsa bile istihdamda sayılanlarla, aynı nedenlerle istihdamda görünen, ancak iş bakanların yani gizli işsizlerinde sayısında 154 bin kişilik artış gerçekleşti.
-Kırdaki istihdam geçen yılın aynı dönemine göre 610 bin kişi artış göstererek 7 milyon 375 bine ulaştı. Kırsal kesimde gelir kaybı yaşadığı için kentlere yönelen yüzbinlerce emekçi, işsizlik girdabından kaçarak, yine çaresizliklerine yani tarım alanına, kırsal kesime dönüş yaptı.
-Geçtiğimiz yıl 820 bin olan 1 yıldan fazladır iş arayan kronik işsizlere bu yıl, kriz döneminde işsiz kalmış 124 bin kişi daha katıldı. Kronik işsizlerin sayısı 820 binden 944 bine ulaştı. Toplam işsizler arasında kronik işsizlerin oranı yüzde 21'den yüzde 28'e ulaştı.
-İşe başlamaya hazır olup son 3 aydır, başta umutsuzluk olmak üzere, çeşitli nedenlerle iş arama kanallarından birini kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanların sayısı 2010'da 2 milyon 225 bin düzeyine ulaştı.
-Tanımlama nedeniyle işsiz sayılmayan 2 milyon 225 bin işsiz dahil edildiğinde ortaya çıkan ''geniş tanımlı işsizlik'' oranı yüzde 20,66'yı buluyor.
-İşsiz ve yetersiz istihdam edilenlerin toplam istihdama oranı yüzde 25,51'e karşılık geliyor.
ÖNERİLER
Raporda, işsizlik ve kayıt dışı istihdam ile ilgili şu önerilere yer verildi:
-Kayıtdışı ile mücadele sistemden nemalanan işverenlerle sağlanamaz. Kayıtdışı ile mücadelede sendikalara yetki verilmeli.
-İş güvencesi herkese ayrımsız şekilde uygulanmalı.
-Sendikal hak ve özgürlükler güvence altına alınmalı.
-Kamu girişimciliği ve hizmetleri istihdam yaratacak şekilde yeniden ele alınmalı.
-Çalışma saatleri aşağıya çekilmeli.
-Türkiye'nin atıl işgücü kapasitesi üretici bir faaliyet içerisinde harekete geçirilmeli.
Ne yaparsanız yapın; ister kelimler boğazınıza düğümlensin, ister sesiniz titresin, isterse konuşmanızı tamamlamaya elvermesin ruh haliniz. Ağlamak isterseniz hiç durmayın. Bize sökmez. Titreyen seslere, buğulu gözlere bakıp hülyalara dalmayacak kadar tanıyoruz her birinizi. Biliyoruz, ‘kirpiksiz sarı gözler gözümüze bakarken/ sırtımıza bir bıçak girebilir.’
Ve gözlerimizin içine baka baka kandırılmak tahmin edemeyeceğiniz kadar öfkelendiriyor bizleri.
Öfkelendirir elbette. Çünkü onlar bizim arkadaşlarımız. Çünkü onların ismini ağzınıza almayı hiç hak etmiyorsunuz.
Çünkü onlar Amerikan emperyalizmine, faşizme ve gericiliğe karşı oldukları için darağacına çıkarıldılar genç yaşta. Şimdi siz dönüp bakın kendinize. Siz nesiniz?
Siz siz olun, arkadaşlarımızı bu ortaoyununa alet etmeyin. Memleket sathındaki tahkimatınızı pekiştirmek için başka argümanlar kullanın. Bizimkilerin ismini ağzınıza almayın sakın.
Onların bütün hayatı, sizin gibilerle mücadele içinde geçti. Genç ömürlerini bağımsız ve demokratik bir Türkiye yolunda hiçe saydılar; şimdi dönüp bir de kendinize bakın.
Necdet Adalı, ‘halklar birbirine kardeş olsun’ dedi; vasiyeti böyleydi. Siz özel ordu kurma peşindesiniz.
Deniz Gezmiş bir yurtseverdi. Amerika’ya meydan okumuştu. Siz ‘gelmiş geçmiş en Amerikancı iktidar’ olarak geçtiniz kayıtlara.
Erdal Eren 17 yaşında masum bir çocuktu; yaşını büyüterek astılar onu. Sizin yüz ifadeniz hakkında yorum yapmak dahi istemiyorum.
Onları astılar; sizin iktidar yürüyüşünüz başladı.
Onlar katledildiler; toplumla kurdukları bağ, sizlerin de çabasıyla kökünden koparıldı.
Onların bulunduğu yoksul mahallere nasıl girebilirdi 12 Eylülcüler siz olmasanız. Onların ördüğü toplumsal dayanışma ilişkisi ancak sizin vasıtanızla ortadan kaldırılabilirdi; nitekim öyle oldu.
Ağlamak mı istiyorsunuz; darbenin lideri Evren’in, ‘din komünizme karşı panzehir oldu bizim için’ mealindeki sözlerini dinleyin bir kez daha. Fethullah Gülen’in ‘din derslerini zorunlu hale getirdiği için 12 Eylül’ü destekledik’ şeklindeki sözlerini de hatırlayın. Bir de ondan sonra ağlamayı deneyin. Hem daha inandırıcı olursunuz hem sizlere dair bir gerçek daha görünür hale geçer; bir kamyon dolusu laf etmekten kurtulduğumuz için seviniriz buna.
12 Eylül’ün bütün ekonomik, politik, sosyal sonuçlarının üzerine bina edilen iktidarın, anayasa değişikliği ile meşrulaştırılmaya çalışılmasına alet olmak istemiyor Necdet Adalı’nın arkadaşları. Diğer örnekleri bir kenara bırakalım, 12 Eylül döneminin ürünlerinden YÖK konusunda söylenenler ve yapılanlar arasındaki fark soru işaretlerini azaltıyor. Kürt sorununu “özel ordu” marifetiyle çözmek çabası soruları tamamen ortadan kaldırıyor. Ama daha çok da, savaş örgütünden söz eden birinin, Necdet Adalı’nın ismini anması ağrımıza gidiyor.
Anayasa değişiklik paketine “evet” ya da “hayır” çıkmasından ziyade bununla ilgiliyiz biz. 12 Eylül’ün mağdurları olarak, 12 Eylül’ün “yürü ya kulum” dediklerinden demokrasi ve insanlık dersi duymak kaldırılabilir değil bizim için.
Gelin bir anlaşma yapalım. Bir tek madde gösterin bize, yüreğimize su serpecek, Necdet’in, Erdal’ın o güzelim hatıralarına halel getirmeyecek, göğsümüzü gere gere “evet” diyelim değişikliğinize. Skora dönük bir anlamı olmayabilir bu tavrın; ama bilin ki 12 Eylül mağdurlarının desteği, yaşadığınız meşruluk sorununu bir kalemde çözebilir.
Şimdi kalkıp, Kenan Evren’e yargı yolu açan ve ancak zaman aşımına uğradığı için bir anlamı olmayacak maddeyi hatırlatırsınız. Zaman aşımına uğramasa ne olacak sanki. Sorarım size, “binlerce Evren bir Adalı’ya değişilir mi?
Daha başka sorularım da olabilir size, yanıtları bizce malum olan. Çünkü her şey o kadar sarih ki. Olmayan bir şeyi oldurmak, kime mahsustur, bu konuda sizin karşınıza geçip ahkâm kesemem. Olmayan bir şeyi oldurmaya çalışmayın, en kabul edilir ifadeyle; biz bunu yutmayız.
Bir uyarım olacak: Necdet Adalı, Erdal Eren bu memleketin yasaları karşısında suçlu bulunup idam edildi. Bildiğim kadarıyla da itibarları iade edilmedi. Yani kürsüden “suçu ve suçluyu övmek fiilini” işlediniz.
Son bir yıl içinde, demokrasi havarisi kesilen hükümetiniz döneminde aynı suçu işlediği için kaç insan içerde tutuluyor, kaç insan yargılanıyor haberiniz var mı? Danışmanlarınız hazırlasınlar dosyayı, iddianameleri de getirsinler önünüze. Mahkemeler, Mahir Çayan’ı, Deniz Gezmiş’i anma etkinliklerini “suçu ve suçluyu övmek fiili” kapsamında ele alıyor. Traji-komik bir durum mudur bu, yoksa bir çifte standart mı, yanıtı siz verin.
Konuşmanızda, Ertuğrul Günay’ın da 12 Eylül mağduru olduğunu söylemişsiniz. Doğrudur. Sizinkiler dışında 12 Eylül mağduru olmayan yok ki. Günay’ı izliyoruz basından; Nazım Hikmet için harcadığı çabalara teşekkür etmek gerekiyor. Yine bir Nazım şiiriyle yapabiliriz bunu.
“Kardeşler/ onlara sokakta rastlarsanız eğer/ ölümü görmüş gibi çevirin başınızı/ kirpiksiz sarı gözler gözünüze bakarken / arkadan sırtınıza bir bıçak girebilir/ onlar istiyorlar ki/ kara toprağın kalbi durana kadar / biz pazarda kelepir bir mal gibi satılalım/ kafamızın ışığını, gücümüzü kolumuzun/ ve dumanlanmağa başlayınca gözümüzün bakışı/ yavaşlayınca damarlarımızda kanın akışı/ karaya vurmuş balıklar gibi/ köprü altlarında yatalım/ 'Kardeşler/ onlara elleriniz dokunmuşsa eğer/ yedi tas su dökün ellerinize/ yırtarak bayramlık gömleğimi ben/ peşkir yaparım size/ biz, ayrı dillerde aynı şarkıyı okuyanlar/ biz, aynı yastıkta yatar gibi/ toprağa başlarını yan yana koyanlar/ biz, yüzümüzün derisi koyu açık yanmış diye/ saçlarımız ayrı ayrı boyanmış diye barsaklarımızı birbirimizin avucuna dökerek/ birbirimizin gırtlağını dişimizle sökerek gebereceğiz/ ve kadrolar parlatarak kara gömleklerinin beyaz kordonlarını/ gömecekler kadife koltuklara golf pantolonlarını/ 'Kardeşler/ onların adına benziyorsa eğer/ adınızı değiştirin/ vebanın girdiği kapıdan girin/ onların evine atmayın ayak/ onlar istiyorlar ki/ çift ağızlı baltalarıyla/ yuvarlansın kafalarımız önüne yarın/ o kara gömlekli beyaz kordonlu golf pantolonlu/ kadroların”
Erdal Eren’in arkadaşları, anayasa değişiklik paketini böyle değerlendiriyor: Sırtımıza inen bir bıçak!
Kaynak: sendika.org
Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) kurucu genel başkanı Kemal Türkler, katledilişinin 30. yılında mezarı başında anıldı…
Topkapı Kozlu Mezarlığı’nda düzenlenen anmaya, Türkler’in ailesi, Birleşik Metal İş Başkanı Adnan Serdaroğlu, DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Nakliyat İş Genel Başkanı Ali Rıza Küçükosmanoğlu, Hava İş Başkanı Atilay Ayçin’in yanı sıra yüzü aşkın sendika üyesi katıldı. Kemal Türkler cinayetiyle ilgili dün görülen duruşmaya sanık Ünal Osmanağaoğlu getirilmemiş, dava 23 Eylül tarihine ertelenmişti.
Bir dakikalık saygı duruşunun ardından ilk sözü Kemal Türkler’in kızı Nilgün Soydan aldı. Soydan, Kemal Türkler’in katillerinin cezalandırılması için 30 yıldır sürdürdükleri mücadelede sona gelene kadar devam edeceklerini söyledi.
1 Mayıs’ta bize zulüm edenler şimdi demokrasiden söz etmesin
Soydan’ın ardından bir konuşma yapan DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, Başbakan Erdoğan’ın referandumda evet oyu için 12 Eylül döneminde idam edilen devrimcilerin isimlerini kullanmasını eleştirdi. 12 Eylül’ün katlettiklerinin evlerinde hala yas tutulduğunu söyleyen Çelebi, Erdoğan’ın konuşması için “1 Mayıs'ta bize gaz sıkanları, zulüm edenleri, onlara emir verenleri gördüm. Şimdi bize demokrasiden söz edemezler" dedi. Çelebi, Kemal Türkler’e katillerin cezalandırılması için mücadele edecekleri sözünü verdi.
Çelebi’nin ardından Birleşik Metal İş Sendikası Genel Başkanı Adnan Serdaroğlu ve Türkiye Maden İşçileri Sendikası Genel Başkanı İsmail Aslan konuştu. Sendikacıların konuşmalarının ardından anma töreni sona erdi. Bugün (20.07.2010) saat 12:30’da TMMOB, DİSK, KESK ve TTB, mecliste görüşülmeye başlanan 536 sayılı kanuna dair değişiklikleri de içinde barındıran torba yasanın geri çekilmesi talebiyle TBMM Dikmen kapısı önünde bir basına açıklaması yaptılar. Görüşülen yasayla ilgili olarak Türk Tabipler Birliğinin ve Tabip odalarının devre dışı bırakılmasını sağlayacak olan hükümler AKP Hükümetinin sermaye için dikensiz gül bahçesi yaratma çabalarının yeni bir örneği olarak görülüyor. Çalışanların güvenliği ile ilgili olarak yapılacak denetlemelerden sermayeyi kurtaran ve en son maden kazalarında açığa çıkan taşeron firmalarla ilgili işçi sağlığı ve iş güvenliği eksikliklerini meşru hale getiren bu düzenlemeye toplumun örgütlü kesiminden büyük tepkiler yükseliyor. AKP’nin de bu ve benzeri yasalarla yapmak istediği şey de zaten toplumun bu örgütlü kesimlerinin ve kurumlarının yetkilerini elinden almak. Sendikalardan meslek odalarına, Tabipler Birliği’nden demokratik kitle örgütlerine kadar her yeri ele geçirmeye çalışan mevcut hükümet, bunu beceremediği yerlerde de bu kurumları güçsüz bırakacak düzenlemelere gitmeyi bir devlet yönetme alışkanlığı haline getirdi.
Çalışanlara yönelik maaş, kıdem tazminatı, sendikasızlaştırma ve güvencesizleştirme saldırılarından sonra şimdi de onların can güvenliğini dahi ellerinden almak isteyen hükümetin uygulamaları neo-liberalizmin ve sermayenin emekçilere dünya çapında yapılan saldırıların en açık örneklerini oluşturuyor.
Konuyla ilgili örgütlerin bırakın görüşünü almayı onları tamamen devreden çıkararak her şeyi metaların rakamsal istatistiklerine indirgeyen bu uygulamalara karşı fikri sorulmayan, Türkiye’nin en büyük dört örgütü aşağıdaki basın açıklamasını yaptılar.
BASIN AÇIKLAMASI
Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne Çağrımızdır:
TORBA YASA GERİ ÇEKİLSİN,
İŞÇİ SAĞLIĞI, İŞ GÜVENLİĞİ HİZMETLERİ, TAŞERON FİRMALARIN KÂR HIRSINA KURBAN EDİLMESİN!
Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu, içinde İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği ile ilgili çok önemli maddelerin de yer aldığı bir “Torba Yasa” Tasarısı’nı görüşmeye başladı.
Söz konusu Tasarıda yapılan düzenlemelerle;
- İşyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanı, ortak sağlık ve güvenlik birimi ile eğitim kurumlarının tanımlarının İş Yasasına eklenmesi; bu tanımlara göre anılan mesleki formasyonlar, taşeron hizmet sunum kuruluşları ile eğitim kuruluşlarının Bakanlık tarafından yetkilendirilmesi,
- İşçi sağlığı ve iş güvenliği hizmeti sunmak üzere işyeri dışında kurulacak kuruluşların nitelikleri, altyapı ve personel standartları ile işyerlerinin bunlardan hizmet almaları; işyeri hekimi ve iş güvenliği uzmanlarının da içinde bulunduğu çalışanların görev yetki ve sorumlulukları, işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı eğitimleri ile belgelendirilmeleri; bu eğitimlerde görev alacak eğiticilerin nitelikleri ve eğitim sonunda yaptırılacak sınav ile ilgili olarak Çalışma Bakanlığı tarafından ilgili tarafların görüşü alınarak yönetmelik çıkartılması,
- İşyeri sağlık ve güvenlik birimi ile işyeri ortak sağlık ve güvenlik biriminde görev yapacak işyeri hekimlerinin işyerinde yapacakları görevler için diğer kanunların kısıtlayıcı hükümlerinin uygulanmaması,
- Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Teşkilat Yasası’na ek yapılarak yukarıda belirtilen yetki ve görevlerin yasaya, İş Sağlığı ve Güvenliği Genel Müdürlüğü’nün görevleri arasına eklenmesi öngörülmektedir.
Bütün bu değişiklik önerilerinin ortak noktası işçi sağlığı ve iş güvenliği hizmetlerinde görev yapacak olan işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı yetkisinin kazanılması, bu yetkinin kazanılabilmesi için gerekli eğitimi verecek kuruluşların saptanması ve anılan mesleklerin hizmet sunum yöntemlerinin Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından belirlenmesine yöneliktir.
Öncelikle belirtmek isteriz ki; iş kazası ve meslek hastalıklarına ilişkin sayısal veriler göstermektedir ki, personel ve altyapı eksikliklerinin de etkisiyle, anılan Bakanlık ilgili yasa ile kendisine verilen görevleri bile yerine getirememektedir.
Nitekim; Türkiye Cumhuriyeti Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Politika Belgesi (2009-2013) başlıklı Raporda “Bir ülkede meslek hastalıklarının görülme sıklığı çalışan nüfusun %4-12’si arasında değişmektedir. Buna göre Türkiye’de 30.000-100.000 arasında meslek hastalığı beklenmektedir. Ancak SGK istatistiklerine göre 2007 yılında 1.208 meslek hastalığı vakası tespit edilebilmiştir” saptaması yapılarak belirlenemeyen, dolayısıyla uygun tedavisi yapılarak sahip olduğu özlük hakları kendisine verilmeyen on binlerce işçinin varlığı itiraf edilmiştir.
Öte yandan, yine kayıt dışı istihdam ve eksik verilerle oluşturulmuş SGK istatistiklerine göre, 2007 yılında toplam 80.602 iş kazası ve 1208 meslek hastalığı sonucu 1044 kişi yaşamını yitirmiş, 1956 kişi ise sakat kalmıştır. Ülkemizde günde ortalama üç işçi yaşamını yitirmekte, beş işçi sürekli iş göremez duruma gelmektedir.
Bütün bu tablonun değiştirilebilmesi, işçi sağlığının korunup, iş güvenliğinin sağlanması için bu alanda gerekli önlemlerin alınması; bu kapsamda nitelikli işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı hizmetlerinin işyerlerinde bulunmasının sağlanması gerekmektedir. Oysa bugün söz konusu kurumsal yapıların zayıflatılması ve bu hizmetlerin kağıt üzerinde bırakılmasına yönelik bir girişimle karşı karşıyayız.
Yükseköğretim alanında hiçbir yetkisi bulunmayan ve örgütlenmesinde de buna uygun olarak herhangi bir kadrosu mevcut olmayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, TBMM’de görüşülmekte olan Torba Yasa ile, hekimlerin işyeri hekimi olabilmesi ya da mühendislerin iş güvenliği uzmanı olabilmesi için almaları gereken eğitimi belirleyen, bu eğitimleri verecek kuruluşları yetkilendiren ve eğitimler sonunda sınavları yaparak ya da yaptırarak hekim ve mühendisleri işyeri hekimi/iş güvenliği uzmanı olarak çalışabilmesi için belgelendiren kurum haline gelmektedir.
Daha önce yapılan yasa ve yönetmelik düzenlemeleri ile istediği sonucu elde edemeyen ve bu alanda yetkisi bulunmadığı yargı kararlarıyla tespit edilen Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bu kez Torba Yasa ile söz konusu yetkileri kazanmaya çalışmaktadır. Bu noktada, anılan Bakanlığın hukuka aykırı düzenlemelerine güvenerek işyeri hekimliği ve iş güvenliği uzmanlığı eğitimi ve taşeronluk hizmetlerinde faaliyet göstermek üzere kurulan şirketlerin mağduriyet belirterek yasal düzenleme talep etmeleri hiçbir biçimde kabul edilemez. Bu alanda yapılacak bütün düzenlemelerin insan yaşam ve sağlığı ile doğrudan bağı dikkate alınarak yaşam ve sağlık hakkını geliştirecek şekilde düzenlenmesi zorunludur. Aksine düzenlemeler Anayasanın yaşam hakkını koruyan 17. maddesi başta olmak üzere temel hakları düzenleyen birçok hükmüne aykırı olacaktır.
Tasarı’da yer alan düzenlemeye göre işyeri hekimlerinin bu görevlerini yapmaları sırasında “diğer kanunların kısıtlayıcı hükümleri uygulanmaz” denilmekle aslında 6023 sayılı Türk Tabipleri Birliği Yasası’nın 5. maddesindeki “…işyeri tabipleri; çalıştıkları yerlerin sağlık hizmetlerinin başka bir yerde ikinci bir görev yapmalarına elverişli bulunduğu tabip odaları idare heyetince kabul edilmedikçe her ne suretle olursa olsun, diğer bir kurum ve işyerinin tabipliğini alamazlar.” hükmü devre dışı bırakılmaya, Türk Tabipleri Birliği’nin işyeri hekimliği alanındaki yetkileri kısıtlanmaya çalışılmaktadır.
İşyeri hekimliğinin ülkemizde gelişip kurumsal kimlik edinmesinde ve iş yaşamında etkin bir konuma yükselerek işçi sağlığının korunmasında önemli bir yer tutmasında çok özel ve önemli yeri olan Türk Tabipleri Birliği’nin sürecin dışında tutulmaya çalışılması ile işçi sağlığının korunup geliştirilmesine bir katkı sağlanamayacağı tartışmasız olduğuna göre böyle bir düzenlemenin amacının işçi sağlığının geliştirilmesi olmadığı ortadadır.
Bu düzenlemelerin amacı; işçi sağlığı ve güvenliği alanını tümüyle piyasaya açmak, bu alandaki taşeron firmalara rant ve kâr alanı sağlamaktır.
Halkın oylarıyla seçilen Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne bir kez daha çağrıda bulunuyoruz:
“Torba Yasa” geri çekilsin,
İşçi sağlığı, iş güvenliği hizmetleri, taşeron firmaların kâr hırsına kurban edilmesin!

HASANOĞLAN BU ÜLKENİN YÜZ AKIDIR!
TMMOB MİMARLAR ODASI ANKARA ŞUBESİ
HASANOĞLAN ÇALIŞMA GRUBU VE DİĞER TMMOB ODALARIYLA ELELE
HASANOĞLAN’DA YAZ OKULU DÜZENLİYOR
(23 Temmuz – 01 Ağustos 2010)
Yetmiş yıl önce, II: Dünya Savaşı’nın karanlık ve yokluk günlerinde,
Anadolu’nun on dört ayrı yöresinden yoksul, yüzleri gün yanığı,
Ayakları yalın köylü çocukları toplanmışlardı.
Tonguç Baba’nın çocuklarıydı onlar.
O günlerde Hasanoğlan’da istasyon olmadığından, Lalahan’dan Hasanoğlan’a kadar, altı kilometre rampa boyunca,
raylar üzerinde kalas çektiler, sırtlarıyla taş taşıdılar,
Kilometrelerce öteden su getirdiler, dağları yara yara,
Elleriyle kurdular Hasanoğlan Köy Enstitüsü ve Yüksek Köy Enstitüsü’nü,
Halk kültürüyle evrensel bilgiyi harman ettiler…
Şenlikçi, imececi bir ateş yaktılar.
Köy Enstitüsü günleri sona erdiğinde,
Öğretmen okulu oldu Hasanoğlan.
Aydınlık yüzlü, kor yürekli binlerce öğretmen yetişti buradan…
Öğretmen lisesi oldu, geleneğini üniversitelere taşıdı.
Şimdi, 70 yıl önce yapılmış o anıtsal yapılara,
Ülkemizin yüz akına, bir yeniden doğuş olmalı diyoruz.
Bir yeniden diriliş…
Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin çağrısıyla oluşmuş Hasanoğlan Çalışma Grubu’nun bir yıldır sürdürdüğü çalışmaya Hasanoğlan Atatürk Öğretmen Okulu Mezunları Derneği de katıldı,
Mimarlar Odası Ankara Şubesi, yıkılmaya yüz tutmuş sinema binasının, müzik işliğinin ve diğer yapıların onarımı, ayağa kaldırılması için genç kuşakları ve diğer meslek kuruluşlarını, sanatçı derneklerini çağırdı imeceye,
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası, Peyzaj Mimarları Odası, Ziraat Mühendisleri Odası güç veriyor,
Üniversite öğretim üyelerinin, oda yöneticilerinin, sanatçı derneklerinin, öğrenci gruplarının kolaylaştırıcı olacağı çalışmalarla,
Yıkılmaya yüz tutmuş yapıların, aralarında Âşık Veysel’in kendi eliyle diktiği kiraz ağacının da bulunduğu çevredeki ağaç dokusunun röleveleri çıkarılacak,
Müze, kütüphane, açık hava tiyatrosu, projelendirilerek anıtsal yapılar olarak kayıtlara geçirilecek.
Teknik çalışmalara çevrede yapılacak düzeltme, onarım, temizlik eklenecek,
İşlikler kurulacak, imececi kültür, şenlikler için;
Tiyatrodan el sanatlarına, Şiirden öyküye,
Katılımcılar becerilerini, yeteneklerini paylaşacaklar,
Amfi tiyatroda her akşam eleştirel değerlendirmeler, coşkulu eğlenceler düzenlenecek…
Öğreneceğiz, çalışacağız, üreteceğiz ve paylaşacağız….
Başvuru için: TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi,
Saadet Sönmez, Tel: 0 312 417 86 65
hasanoglancalismagrubu@gmail.com
Ece Yoltay, Tel: 0 554 9271342
w
Gökçek Yasası Bakanlar Kurulu’nda…
Hükümetin vazgeçemediği üç şey: Yıkım, Yağma ve Talan…
İktidara geldiği günden itibaren dokunduğu her şeyi sermaye için ranta çevirme amacıyla hareket eden hükümet bu yolda hiçbir engel tanımıyor. Bilimsel verilerin ve yargı kararlarının yağmayı, talanı engellediği yerde bir bütün olarak TBMM’yi, hatta Bakanlar Kurulu’nu dahi devreye sokmaktan çekinmiyor. Tam bir mirasyedi gibi davranan hükümet mali istikrarı ve büyümeyi, üreten bir Türkiye yaratarak aşmak yerine toplumun bu güne kadar birlikte yarattığı tüm değerleri satarak gerçekleştirmeye çalışıyor. Ezilenlerin, emekçilerin ve yoksulların canı pahasına kazanmış olduğu bütün hakları tasfiye ederek sermayeye dikensiz bir gül bahçesi hazırlıyor.
Bu amaçla kimi zaman 4c gibi uygulamalarla emekçilerin haklarını gasp ederek onları kölelikten bile daha kötü koşullarda çalışmaya zorluyor, kimi zaman memurların yaratmış olduğu katma değerle yapılan tatil yerlerini satıyor, kimi zaman da kentlerin büyümesi nedeniyle, eskiden yoksulların ve emekçilerin yaşamış olduğu bölgelerin, yeni kent merkezlerine dönüşmesi amacıyla buraları rant alanlarına dönüştürerek onların elinden alıyor.
Ankara’da kentsel yağma ve Melih Gökçek …
Hükümet’in bu politikalarının en ideal uygulayıcılarından biri de Türkiye’nin başkentini yöneten Melih Gökçek. Yıllardır Dikmen Vadisi ve Mamak’ta Kentsel Dönüşüm Projelerini halkın daha nitelikli bir barınmaya kavuşması için değil de sermayeye yeni rant alanları açmak için uygulamaya çalışan Gökçek 2005’ten beri Barınma Hakkı Mücadelesi ve bunun bir sonucu olan yargı kararları ile durdurulmuş ve 2009 yılında Dikmen Vadisi Kentsel Dönüşüm Projesini iptal etmek zorunda kalmıştı.
Ama ne Melih Gökçek’i ne de hükümeti bilim ve hukuk durdurabiliyor. Bilimin duvarına çarptığı yerde YÖK aracılığıyla üniversiteleri ele geçiriyor, hukukun duvarına çarptığı yerde sözde anayasa değişikliği ile yargıyı ele geçirerek rant uygulamalarının önündeki engelleri kaldırıyor. Öyle ki belediyelerin işi olan kentsel dönüşümle ilgili hukuksal sorunları aşabilmek için Başbakan Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve 26 bakanın imzasının olduğu Bakanlar Kurulu kararı çıkarabiliyor.
14 Haziran’da TBMM’ye AKP İstanbul Milletvekili Nusret Bayraktar ve 14 arkadaşı tarafından sunulup, sadece AKP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen, kamuoyunda Melih Gökçek yasası olarak bilinen 5998 Sayılı “Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” Abdullah Gül’ün onayından da jet hızıyla geçmişti. “Yeni Belediyeler Yasası”nın açtığı yağma olanakları mecliste AKP tarafından hemen kullanılmaya başlandı. 14 Haziran’da TBMM’de AKP’nin oylarıyla geçen ve daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen birçok uygulamayı da içinde barındıran yeni yasa ilçe belediyelerinin neredeyse bütün yetkilerini elinden alıyor ve kentsel dönüşüm projelerini yargı işlemlerinin dışında bırakıyordu. Böylece Mamak ve Dikmen gibi bölgelerde Kentsel Yağma’ya karşı kazanılmış hukuksal zaferler artık olanaksız hale geliyor.
Yeni yasanın vermiş olduğu bu yağma ve yıkım olanaklarını, yoksul halkı kent merkezlerinden dışlamak ve yeni rant bölgeleri yaratmak için hiç zaman kaybetmeden kullanmaya başlayan mevcut hükümet, 06 Temmuz 2010 tarihinde İçişleri Bakanlığının gönderdiği 47206 numaralı yazı üzerine, yasanın meclisten geçme süresi daha bir ayını doldurmadan, Ankara’da 7 bölge için “Kentsel Dönüşüm Projesi” kararını Bakanlar Kurulu aracılığıyla alarak 13 Temmuz 2010’da Resmi Gazete’de yayımlattı.
2010 661-667 no’lu kararlara göre Çankaya'dan "Yeni Güneypark, Yıldız, Çaldağ, Dikmen Vadisi"; Yenimahalle'den "Ballıkuyumcu, Eski Aşot"; Altındağ'dan Kuzey Ankara 2. Etap 'kentsel dönüşüm' kapsamına alındı.
Kentsel dönüşümü kentsel yağma olarak algılayan bu zihniyete karşı, daha nitelikli bir barınma ve yaşam hakkını içinde barındıran gerçek bir dönüşüm için bilim insanlarının ve mühendislerin fikrinin hiç sorulmadığı bu uygulamalara karşı tüm halkımızı duyarlı davranmaya çağırıyoruz.
Ne bilim ne de hukuk tanıyan mevcut hükümetin yıkım yasalarına karşı ezilenlerden ve dışlanmak istenenlerden yana çok daha örgütlü bir mücadele için yeniden yollara düşmenin zamanı geldi diye düşünüyoruz.
İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi
Yönetim Kurulu Başkanı Nevzat Ersan
GÖKÇEK'İN GÜCÜ YETMEDİ, ŞİMDİ DE DOĞRUDAN AKP HÜKÜMETİ VADİYE SALDIRIYOR !
Bakanlar Kurulu, 13 Temmuz 2010 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlük kazanan 2010/667 sayılı kararı ile, Dikmen Vadisi’ni “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı” olarak ilan etti. İdari yargı organlarının verdiği iptal kararları ve Dikmen Vadisi halkının mücadelesi sonucu geriletilen kentsel yağma, bu kararla yeniden gündeme geldi. Vadi halkı, barınma hakkını savunma ve vadiyi rant çetelerine teslim etmeme kararlılığını sürdürecektir.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 14.01.2005 tarih ve 215 sayılı meclis kararı ile kentsel dönüşüm alanı olarak ilan edilen Yukarı Dikmen Vadisi’nde, yaklaşık 5 yıldır süren barınma hakkı mücadelesi; 2009 yılı bahar aylarında projenin iptali ile sonuçlanmıştı. Rant çeteleri, vadi halkının talepleri ve barınma hakkı mücadelesi karşısında geri adım atmıştı.
Bu 5 yıllık mücadele sürecinde, 2006 yılından başlayarak vadiye sunulan belediye hizmetleri durdurulmuş, Yukarı Dikmen Vadisi yaşanması güç bir bölge haline getirilmişti. Belediye otobüslerinin seferlerine son verilmiş, Halkekmek büfeleri kaldırılmış, kanalizasyon ve yol bakım-onarım çalışmaları durdurulmuş, vadide yaşayan binlerce insana yönelik benzeri görülmemiş bir yıldırma harekatı yürütülmüştü. Bu kapsamda vadideki evlerin telefonları dahi kesilmiş, vadi halkının çabaları sonucu ancak 2 yıl sonra bölgeye yeniden telefon hizmeti verilmeye başlanmıştı. Bu süreçte rant çeteleri vadi halkını da bölüp parçalamaya çalışmış, bir çok komşumuz ya kandırılarak ya da korkutularak vadiyi terk etmek zorunda bırakılmıştı, hatta gidenler kalanlara düşman kılınmaya çalışılmıştı. Ardından 1 Şubat 2007 tarihinde vadiye yönelik büyük bir yıkım saldırısı gerçekleştirilmiş, yaklaşık 5300 polis ve bir o kadar belediye zabıtasının katıldığı bu saldırıda vadi halkından yüzlercesi yaralanmış, çok sayıda vadili gözaltına alınmıştı. 2008 yılı Ağustos ayında ise vadi halkının Barınma Hakkı Bürosu kundaklanmış, yakılarak yok edilmişti. Olayla ilgili İ. Melih Gökçek hakkında azmettirmekten açılan soruşturma ise, delil yetersizliğinden sonuçsuz kalmıştı.
Vadi halkı, kendi öz gücü ile oluşturduğu “Barınma Hakkı Bürosu” ve halk meclisi çatısı altında, bütün bu baskı ve saldırılara rağmen birlikteliğini ve direnişi sürdürmüş; 500’e yakın hane vadiyi ve evlerini terk etmemişti. Vadi halkının barınma hakkı mücadelesi ve oluşturduğu Barınma Hakkı Bürosu örgütlenmesi, başka birçok kentsel dönüşüm bölgesinde de haksızlığa uğrayan halka örnek ve model oluşturmuştu. Vadi halkı, imece usulü, vadide yeni bir yaşamı kendi elleri ile kurmuş, çocuk parkından spor sahalarına, halk okulundan tarım alanlarına, bir çok kurumsal mekan ve değeri yaratmıştı.
Sonuçta İ. Melih Gökçek ve rant çeteleri, idari yargı organları tarafından verilen kimi iptal kararlarının da etkisi ile, 2009 yılı bahar aylarında projeyi iptal etmek zorunda kalmıştı. Vadi halkı, projenin iptali sonrası başlattığı ağaçlandırma kampanyası ile, vadinin betonlaşmaya teslim olmayarak bütün kente ait bir değer kılınması için kolları sıvamıştı. Yine vadi halkı tarafından ilki 2009 yılı yaz aylarında gerçekleştirilen “Festivadi” adlı kültür-sanat festivali ile, Yukarı Dikmen Vadisi’nin bütün kentlilerin yararlanacağı bir “kültür-sanat vadisi” olmasının yolu açılmıştı.
Ancak Yukarı Dikmen Vadisi’nin sahip olduğu yüksek rant değeri nedeniyle, Gökçek ve rant çeteleri kentsel yağma çabalarından vazgeçmedi. Nitekim AKP iktidarının bilinen neo-liberal sömürü ve yağma politikalarının; yoksul emekçi halka düşman, sermayeye dost icraatlarının temel bir ayağını oluşturan kentsel dönüşüm yağmasının nihai olarak durması da beklenemezdi. Onlar için temel sorun ve ihtiyaç, yoksul emekçi halkın giderek yükselen barınma hakkı mücadelesine karşı, şimdi yeni silahlarla, yeni yasa ve kurumlarla savaşa girmekti.
Bu kapsamda öncelikle, geçtiğimiz günlerde TBMM tarafından kabul edilen 5998 Sayılı “Belediye Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” ile, kentsel dönüşüm uygulamalarında belediyelerin ve sermaye kesimlerinin eli güçlendirildi. AKP milletvekilleri tarafından sunulan ancak arkasında bizzat Gökçek’in olduğu söylenen bu yasa, jet hızı ile meclisten geçirildi ve hiç bekletilmeksizin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından onaylandı.
İşte şimdi de, belediye meclis kararı yerine doğrudan AKP hükümetinin bakanlar kurulu kararı ile, Dikmen Vadisi’nde yeni bir kentsel dönüşüm projesinin önü açılmış oldu. Dikmen Vadisi’ni “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Proje Alanı” olarak ilan eden 2010/667 sayılı Bakanlar Kurulu kararı, 13 Temmuz 2010 tarih ve 27640 sayılı Resmi Gazete’de yayımlandı.
Memleketin o kadar mühim meselesi dururken, yaklaşık 500 haneden ibaret gecekondu halkının, koskoca Bakanlar Kurulu gündemini meşgul etmesi, aslında halkın öz gücünün, örgütlülüğünün ve kararlılığının nedenli büyük ve önemli olduğunun bir göstergesi olsa da; vadi halkı olarak bu yeni saldırının çok daha ağır olacağını biliyoruz.
Barınma hakkımızı sonuna kadar savunacağız !
İster belediye meclis kararı, ister bakanlar kurulu kararı, isterse ABD senatosunun kararı olsun.
Örgütlü bir halkı hiçbir güç yenemez !
Ve bilinsin ki, bazen kazandığını düşünenler, gerçekte kaybedenlerdir. Yenilmiş gözüyle bakılanlar ise, aslında gerçek kazananlardır. Tarihe bakın, yarınlara kalan mücadele değerlerine bakan, bize hak vereceksiniz ...
YIKIM VE YAĞMA’NIN ACİLİYETİ: Kentsel (Rantsal) dönüşüm projesi tekrardan başlıyor…
ve mücadele de…
AKP’li Nusret Bayraktar ve 14 milletvekilinin beraber hazırladığı “Yeni Belediyeler Yasası”nın açtığı yağma olanakları mecliste AKP tarafından hemen kullanılmaya başlandı. 14 Haziran’da TBMM’de AKP’nin oylarıyla geçen ve daha önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen bir çok uygulamayı da içinde barındıran yeni yasa ilçe belediyelerinin neredeyse bütün yetkilerini elinden alıyor ve kentsel dönüşüm projelerini yargı işlemlerinin dışında bırakıyordu. Böylece Mamak ve Dikmen gibi bölgelerde Kentsel Yağma’ya karşı kazanılmış hukuksal zaferler artık olanaksız hale geliyor.
Yeni yasa’nın vermiş olduğu bu yağma ve yıkım olanaklarını, yoksul halkı kent merkezlerinden dışlamak ve yeni rant bölgeleri yaratmak için hiç zaman kaybetmeden kullanmaya başlayan AKP Hükümeti yasanın meclisten geçme süresi daha bir ayını doldurmadan Ankara’da 7 bölge için “Kentsel Dönüşüm Projesi” kararını Bakanlar Kurulu aracılığıyla alarak Resmi Gazete’de yayımlattı.
Karara göre Çankaya'dan "Yeni Güneypark, Yıldız, Çaldağ, Dikmen Vadisi"; Yenimahalle'den "Ballıkuyumcu, Eski Aşot"; Altındağ'dan Kuzey Ankara 2. Etap 'kentsel dönüşüm' kapsamına alındı.
Ankara’da Demokratik Kitle Örgütleri’nin, sendikaların ve İnşaat Mühendisleri Odası Ankara Şubesi’nin de içinde olduğu meslek odalarının, bilim insanlarının raporlarını da kullanarak verdiği mücadele sonucunda kazanmış olduğu davaları geçersiz kılmak isteyen AKP’nin Anayasa Referandumu ile de neyi amaçladığı açığa çıkmış oldu.
Ne bilim ne de hukuk tanıyan mevcut hükümetin yıkım yasalarına karşı ezilenlerden ve kent dışına atılmak istenilenlerden yana, şimdi çok daha örgütlü bir mücadele için yeniden yollara düşmenin zamanıdır.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Gül’ün de imzalarının bulunduğu ve 26 AKP’li bakanın onayladığı 2010 661-667 karar no’lu yasalarla ilgili bilgi ve krokilere aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz.
|
|
|
Tiyatroda eski bir oyun ve kapanan bir perde: Kürt açılımı
|
Bilinmeyenin oylandığı bir oyun: Referandum
|
Devletin Neo-Liberal Dönüşümü ve Bayındırlık Bakanlığı'nın TMMOB İncelemesi
|
Özet:Tiyatroda eski bir oyun ve kapanan bir perde: Kürt açılımı
Özet:Bilinmeyenin oylandığı bir oyun: Referandum
Özet:Devletin Neo-Liberal Dönüşümü ve Bayındırlık Bakanlığı'nın TMMOB İncelemesi
TİYATRODA ESKİ BİR OYUN VE KAPANAN BİR PERDE: KÜRT AÇILIMI
Entelektüel olarak mühendis ve “zor”lu konularda düşünmek…
Düşünmek zor iş…
“Zor”lu konularda düşünmek ise bambaşka maharetler gerektiriyor. Düşünmek hiçbir zaman sadece verili argümanların birleştirilmesi ve bu argümanlar arasında yapılan teknik bir işlem olarak görülemez. Çünkü düşünme sürecinin üzerine eğildiği konu, eğer ki toplumsal, siyasal ve kültürel değerleri de ilgilendiriyorsa, bu zamana kadar ilgili konu hakkında edinmiş olduğumuz değer yargıları hızla harekete geçerek, konunun kimi bileşenlerini ön plana çıkarır, kimini ise görmezden gelir. Diyelim ki Afrika’daki ufak bir ülkede isyancıların elindeki silahların Küba yapımı olduğunun haber yapılması teknik bir bilgi iletimidir. Fakat ülkenin idaresini elinde bulunduran diktatörün milislerinin elindeki silahların Amerikan yapımı olduğunu söylemezsiniz bu durum, bilgi iletiminin manipülatif bir yapısının olduğunu gösterir. Yani düşünen insan düşüneceği konu ile hiçbir zaman objektif biçimde karşı karşıya gelmez, hatta denebilir ki geçmişin olanca ağırlığı daha olayın görülenme sürecinde bile harekete geçer ve düşünmenin çerçevesini daraltır.
Bu noktada mühendis birçok düşünenden farklı olarak önemli bir avantaja sahiptir: konumlanma noktalarının çokluğu ve farklı bileşenleri aynı anda düşünebilme özelliği. Bir yapının inşasında zeminden hava koşullarına, konumdan malzemenin coğrafyaya uygunluğuna kadar birçok şeyi eş-zamanlı olarak düşünmek zorunda olan mühendis bu becerisini ülke sorunlarına da aynı şekilde uygulayabilir. (Burada “toplum mühendisliği” ifadesinin içeriğinden olabildiğince uzakta durduğumuzu hatırlatmaya gerek bile yok diye düşünüyoruz)
Peki bu şekilde düşünebilmek neden “önemli bir beceri” diye adlandırılır ve böyle bir becerinin sonucu nedir? Hemen söyleyelim: kişisel bir hata, münferit bir olay ya da bir anomali olarak görülen olay böyle bir değerlendirme sürecinin sonucunda yapısal bir problem olarak bilince çıkarılır ve açıktır ki bir olayı bu şekilde kavramak ona dair çözüm önerilerinin de çok daha sağlıklı olmasını sağlar. Basit bir örnek vermek gerekirse; 2008 yılındaki pirinç fiyatlarının yükselişine dair değerlendirmelerde, Türkiye Cumhuriyeti’nin bakanlarının ilk hamlesi spekülatörleri suçlamak oldu ve kişisel bir kötü niyet sorunun nedeni olarak sunuldu. Konu üzerine daha ayrıntılı düşünülmeye başlandıkça Türkiye’deki tarım sektöründeki bilinçli daralma, ekolojik krizin yol açtığı yeni koşulların olumsuz sonuçları, AB sözleşmeleri gereği tarım alanındaki kotalar da tartışma sürecinin bileşenleri haline geldiler ve sorunun ‘kötü niyetli spekülatörlerin” piyasaya müdahalelerinden çok daha köklü, yapısal bir sorun olduğu ortaya çıktı.
“Üç beş çapulcu”dan Kürt Sorunu’na…
Yukarıdaki örneğe benzer bir biçimde Türkiye’nin en temel sorunu da sürekli olarak kötü niyetlerle donanmış insanların ya da “dış güç”lerin taşeronluğunu yapan birkaç kişinin şuursuz bir eylemi olarak sunuldu. Şimdilerde ise “üç beş çapulcu” ifadelerinden başlayan süreç “Kürt realitesi”nin tanınmasından, “AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçer” ifadelerine oradan da, Demokratik Açılım’dan Milli Bütünlük Projesi’ne kadar adı sürekli değişen ama özünde Kürt Açılımı olan bir dizi uygulamaya kadar uzandı. Ülke entelektüellerinin ve aydınlarının, demokrasiden ve emekten yana olan güçlerin sorunun tarihsel temellerine vurgu yapan, ortada bir kimlik sorunu olduğunu hatırlatan tavrı, konunun gittikçe ölme/öldürme ekseninde tartışılmasından uzaklaşmasını sağladı. 30 senedir süren çatışma ortamı ve ölen insan sayısı, meselenin, kökü dışarıda olan bir taşeronluk hikâyesinden farklı olarak bize ait, içeriden bir sorun olduğu bilincini ortaya çıkardı. Önce farklı bir dil ve bunun zorunlu sonucu olarak farklı bir kimlik kabul edildi. Fakat bu meselenin oldukça basit bir bileşeniydi; çünkü yıllardır görmezden gelinen ya da asimile edilmeye çalışılan bu kimlik ve ona ait olan dil siyasallaşarak, tanınmanın ötesinde talepleri kendi bünyesinde örgütlemiş geniş tabanlı bir harekete dönüştü. Kimlik ve kültür sorunun yanında bunların siyasallaşmış bir bütünlüğünün soruna yeni bileşenler eklediğini göremeyen iktidarlar soruna ilişkin çok daha ayrıntılandırılmış projelerle ortaya çıkacakları yerde hep kimi bileşenleri dışarıda bırakan bir perspektifle ortaya çıktılar. Bunun sonucunda her defasında askeri çözüm önerilerinin merkeze alındığı ve güvenlik konseptinin tekrar tekrar kutsandığı uygulamalara geri dönüldü. Meclis ve kışlalardan yükselen yüksek desibelli sesler ağıtların acısının duyulmasını engelledi. Türkiye agorasındaki bu oyun, her defasında yeni sahneler ve yeni aktörlerle zenginleşmesine rağmen perde hep sonuçsuz kapandı; sahne arkasındaki aktörler hiçbir zaman seyirciyi selamlayamadı.
Kürt Sorunu’ndan Siyasal bir soruna…
“Siyasal bir sorun” tabirinin kullanılmasının nedeni çağımız hakim düşüncesinin kültürel sorunları siyasal bir tartışma çerçevesinin dışına taşıma eğilimidir. Oysa kültürel ya da kimliğe dair bir tanıma zorunlu olarak bu tanımanın kimi sonuçlarını da beraberinde getirir; “cumhurbaşkanı da oluyorsun, başbakan da doktor da, daha ne istiyorsunuz” diyerek bu süreci sonlandıramazsınız. Kimliğin ve dilin tanınmasıyla beraber bir halkın uluslaşma sürecinin diğer gereklilikleri ile de karşı karşıya kalmanız kaçınılmazdır. Kültür ve kimlik sorunun görünür kılınmasını sağlayan aktörler tanınan kimliğin, yönetme erkleri aracılığıyla kendi kurumsallaşma sürecini örgütlemesinin de muhatapları olarak ortaya çıkarlar. Türkiye’de açılım ya da benzeri uygulamaların tıkandığı nokta tam da burasıdır. Tıkanmanın nedeni ise on yıllardır sorunun varlığını dahi reddederek oluşturulmuş olan hâkim devlet jargonudur. Devletin kavramsal haznesinin sorunun reddiyesinden kaynaklanan bir zeminde oluşturulmuş olması hiç de sadece devletin sorunu olarak görülemez. Keza iletişim aygıtları aracılığıyla bu jargon bütün bir halkın düşünmesinin argümanları haline geldiğinde muhataplık süreci tıkanır. Habur sınır kapısından girişlerin yaşandığı gün ortaya çıkan görüntüye verilen tepkiler ve sürecin tıkanmasının nedeni tam olarak budur. Sorunun siyasal bileşenlerinin sürekli olarak güvenlik konseptinin basıncı altında tartışma zemininden uzak tutulması şimdi bir bumerang gibi geriye döner ve sahibini vurur. Sürecin sosyolojik ve toplumsal dinamikleri artık sorunun siyasal olarak tartıştırılması gerekliliğini zorlasalar da geçmişte oluşturduğunuz dil bunu yapmanızı engeller ve siyasalmış gibi yapan ama aslında hiç de siyasal olmayan milliyetçilik gibi düşünme biçimleri hareket etmenizi engeller, süreci rehin alır; operasyon, bombalama, ölü ele geçirilme, şehit vb. kavramlar uzlaşma, barış, kardeşleşme, bir arada yaşama kavramlarının yerini alır. Devlet mekanizmasının sorunla kurmuş olduğu şiddet ilişkisi gittikçe iki halk arasındaki şiddet ilişkisine evrilmeye başlar.
Siyasallaşmış bir sorundan Uluslararası arenaya…
Şemdinli ve Halkalı saldırıları sonrası devletin klasik refleksleri harekete geçti ve sorunu güvenlik sorunu sınırları içinde görmeyi isteyen kavrayış biçimi egemen hale geldi. Bu egemenlik biçimi uluslar arası ilişkiler ve Kürt Sorunu arasındaki bağlantıyı sadece taşeronluk, İsrail’den alınan Heronlar ve ABD’den gelecek istihbarat paylaşımı gibi sözcüklerin arasına sıkıştırarak tartışan bir çerçeveyi de hâkim kıldı. Sanki Heronlardan gelen görüntüler ve ABD’den gelecek bilgilerle daha çok öldürerek daha çok kazanacağız algısı TV’lerdeki sınırlı kapasiteye sahip yorumcuların dilini kuran temel zemin olmaya başladı. “Geldiğimiz noktada, iktidar ve çevresinin ‘sorun’u tanımlama ve algılama biçimi, ürkütücü bir komplo mantığına saplanmış vaziyettedir. ‘Taşeronlar’ söylemi bu tanım ve algının en iyi göstergesi. Bu algıya göre, son olayların ardında Türkiye ile arası bozulan ‘İsrail’ var! Aynı kafanın, bir adım sonra kurduğu mantık; olanları Ergenekon’a, ‘derin devlet’ kumpaslarına bağlamak!” Bunların da ötesinde ABD’nin yeni dönem planlarında PKK örgütüne ihtiyacı olmadığı, güvenlikli bir Irak istediği, İran’ın Türkiye ile yakınlaşması sonucunda kendi bölgesindeki PKK örgütüne bağlı PJAK militanlarına göz açtırmayacağı, kaynağı belli olmayan haberlerde Suriye güvenlik güçlerinin 11 PKK militanını öldürdüğü haberleri medyaya yoğun biçimde servis ediliyor. Uluslararası durumun –ki siz bunu egemen devlet ABD’nin ve uluslar arası büyük sermayenin diye okuyabilirsiniz- örgütün tasfiyesi için uygun ortamı oluşturduğu tezleri her gün uluslararası ilişkiler “uzmanları”nın dillendirdiği bir çözüm olarak ortaya çıkmaya başladı.
Uluslararası ilişkilerin sermaye odaklı çıkar hesaplarından medet ummaktansa haklar-arası ilişkilerin kardeşçe sofrasından medet umsak daha iyi değil mi?
Kardeş sofrasında düşünmek ve konuşmak…
Aslında hesapsız ve kitapsız bir sofradır kardeş sofrası; burada bir mühendisin hesap yapan ve birçok faktörü aynı anda göz önünde tutan düşünme gücüne ihtiyaç yoktur. İhtiyatsız bir sofradır, kimi zaman mahcubiyet ve tedirginlikle de olsa açıkça sorulur her şey ve samimi cevaplar alınır.
Peki neden bir mühendisin düşünme gücüne ve yeteneğine başvurmalıyız şimdi? Samimiyet ve iyi niyet, hesap yapmaktan çok daha acil bir ihtiyaçsa neden her şeyi en ince detayına kadar hesaplayan bir mesleğe başvuruyoruz? Çünkü henüz daha sofraya oturmamışız, bunun da ötesinde aynı sofrada yemek yemenin olanağını da ortadan kaldıracak gelişmeler oluyor. “Üç beş çapulcu” nitelemelerinden başlayıp uluslar arası politik bir sorun haline gelen Kürt Sorunu’nu bütün bileşenleri ile önyargısızca değerlendirecek eğitimli beyinlere ihtiyaç var. Süreci gözleyen, her ihtimali masaya yatıran, sonuçlarını öngören gözlere ihtiyacımız var. Bunca hengâmenin içinde yargı vermemizi kolaylaştıran klasik, ezber reflekslerimizden bizi koruyan bir değerlendirme biçimine ihtiyacımız var. Kültürel ve kimliksel aidiyetlerimizin kalbimizi, vicdanımızı kör eden önyargılarının değerlendirme dışında bırakılmasını sağlayan bir düşünme biçimine ihtiyacımız var.
Önce ayık kafayla mühendisçe hesabımızı yapalım; sonra kardeş sofrasında sarhoş olmak kolay…
BİLİNMEYENİN OYLANDIĞI BİR OYUN: REFERANDUM
Bir Bağımlılık İlişkisi: Yasama, Yürütme, Yargı
Yaşadığımız coğrafyanın yönetme erkinin gücünün üçe bölündüğü farz edilir. Kendi içinde bir denetleme dengesini kendiliğinden doğuracağı düşünülen bu bölme işlemi yürütmenin temsili olan hükümet, yasamanın temsili olan TBMM ve yargının temsili olan Türk Hukuk Sistemi olarak görünüşe gelir. Yasama ve yürütme siyasetin alanına denk düşerken yargı siyasetten bağımsızmış gibi duran bir denetleme mekanizmasını ifade eder. Fakat siyasetin çözümsüzlüğü, temel politik meseleleri sürekli yargının önüne getirerek onu siyasalın söylem alanı içine çeker ve “yargının siyasallaşması” denen olguyu ortaya çıkarır. Kimi zamanda bu “siyasallaşma” ifadesi yargı mensuplarının politik tercihlerine gönderme yapılarak tartışmaya açılır. Fakat bu “siyasallaşma” suçlaması aslında daha baştan, siyasetin tasfiyesini kurgulayan bir mantık tarafından sakatlanmış durumdadır. Türkiye Cumhuriyeti devlet mekanizması, anayasa aracılığıyla kendini siyasaldan muafmış gibi göstererek, aslında bizzat politik bir tercihin görünüşe gelmiş hali olmasına rağmen, kendi kurucu ilkelerini politikanın dışına çıkarır. Yargı bu politik değilmiş gibi duran özerk alanı korur gibi gözüktüğünden o da siyaset dışı olarak görülür. Öyle ki bu siyaset-dışılık Anayasa Mahkemesi’nin anaysa değişikliklerini esasen değil de şeklen incelemesini buyuran anayasanın 148. Maddesinde en açık halini alır. Bizzat devlet tarafından dokunulamaz olarak belirlenen (ki 1961 Anayasası’na kadar dokunulamaz maddeler 1. Madde ile sınırlıyken daha sonra ilk üç madde aynı kapsama alınmıştır) ilk üç madde zaten dokunulamaz nitelikte olduğu için ve bunlar yasamada yani TBMM’de teklif dahi edilemeyeceği için yasamadan yürütme aracılığıyla ilk üç maddeye ilişkin (içerikli) bir düzenlemenin yargının önüne gelmeyeceği kabul edilir.
Günümüzdeki “anayasa değişikliği” tartışmasına dair, Anayasa Mahkemesi’nin kararı da tam bu minvalde tartışmaya açılır: ilk üç maddeyi doğrudan olmasa dahi dolaylı yollardan etkileyecek bir bağlantı gösterilerek mahkemenin şekil incelemesinin dışına çıkarak durumu esastan değerlendirmesinin meşruluğu kanıtlanmaya çalışılır ya da bunun siyaseti vesayet altına almak olduğu söylenerek tersi bir söylem geliştirilir. Aslında burada Türkiye siyaseti açısından da trajik bir durum söz konusudur. Mevcut iktidar her durumda vesayete karşı durduğunu söylerken, ilk üç madde tarafından vesayet altına alınan ve aslında siyasalın agorası olarak görülen meclisi dahi siyaset dışına iten klasik Türkiye devlet yapısını “politik olmayan bir mutlak hakikat”miş gibi görmeye devam eder. Her platformda yapmakta olduğu değişikliklerin ilk üç maddeye aykırı olmadığını kanıtlamaya çalışarak Anayasa mahkemesini esastan değil de ancak şeklen eleştirir ve Türkiye’nin klasik partilerinden birisi olduğunu kanıtlar.
Mevcut iktidarın, yine bu konuda, Türkiye siyasetinin klasik olgunlaşmamışlığını gösteren iki uygulaması ile daha karşılaşılır: birincisi; köklü bir zihinsel ve toplumsal değişiklik yapma yerine sadece klasik işleyişin yönetilme mekanizmalarını kendi taraftarlarından oluşturma çabası, ikincisi de; gücü eline geçirdiği anda yeter-sayısını elinde bulunduran bir yürütme olarak yasamayı, yani TBMM’yi, saf dışı bırakmak. Bu da kamuoyunda bilinen adıyla “anayasa değişiklikleri uzlaşmayla yapılmalıdır” tartışmasının bir ifadesidir. Birinci durumda, mevcut hükümetin anayasa değişikliği olarak sunduğu paketin yargıyla ilgili düzenlemelerinin işleyişle değil de işleyişi yürütenlerin seçimi ile ilgili olması söz konusudur. Burada, Türkiye’nin yasama-yürütme-yargı ayrılığını güçlendirerek daha nitelikli bir demokrasiye geçişini sağlayacak hiçbir niteliksel değişiklik söz konusu değildir; söz konusu olan zaten iç içe geçmiş yasama ve yürütme faaliyetlerinin birlikteliğini, yargıyı da kontrol altına alarak genişletme çabasıdır. İkinci durumda ise mevcut iktidarın ülkeyi yönetme biçimine dair arzusu görünür hale gelir. Doğru düzgün hiçbir hazırlığının yapılmadığı, değişiklikle ilgili sunulan önergenin dilinden ve sunuluş biçiminden dahi anlaşıldığı halde (önerge verildikten sonra dildeki büyük kavramsal hatalara dair değiştirmeleri ve önergenin altında mevcut meclis başkanının adının olması gibi) hiçbir iktidar mensubu milletvekilinin bunlara dikkat etmemesi ilginçtir; onlar sadece el kaldırmış ve el indirmişlerdir. Mevcut Hükümetin parti içi demokrasi anlayışının, “birkaç bakanı kulağından tutup dışarı atarım” diyen başbakanın dilinden de açıkça ifade edildiği hatırlanırsa kendileri dışındaki yasamayı, TBMM’de devre dışı bırakarak yapmış oldukları uygulamaları, yargıyı da kontrol altına alarak devam ettirmek istemelerinin esas amaçları olduğu açıkça görünür.
Bütün bunlar göz önüne alındığında mevcut iktidarın, çok büyük bir yenilik olarak sunmuş olduğu anayasa değişiklikleri, aslında Türkiye siyasetinin, ayrılıklarıyla çokça övünülen, yasama, yürütme ve yargıyı bir araya getirme anlayışının klasikleşmiş, köhnemiş bir biçimidir.
Anayasa Mahkemesi’nin Kararı: “Top Sizde”
Anayasa mahkemesi, referanduma sunulacak olan düzenlemeyle ilgili oldukça politik bir karar vermiştir. Klasik yapıyı koruma amacıyla, yukarıda dediğimiz gibi aslında politik olan ama politik değilmiş gibi yapan konumuna geri dönebilecek ve kendini denklem dışına çıkaracak bir karar almıştır.
Kısmi iptal kararı ile HSYK ve Anayasa Mahkemesi ile ilgili değişikliklerde ufak rötuşlar yapmış fakat özellikle de HSYK’nın iktidarın bir organına dönüşmesine yönelik maddelere dokunmamıştır. HSYK’nın yapısı ile ilgili yeni düzenleme sadece HSYK ile sınırlı kalmamaktadır; iktidara bağlanmış bir HSYK aynı zamanda kendi içinden danıştay ve yargıtayı da seçecektir. Yani mevcut düzenleme, yukarıda da söylediğimiz gibi, yasama ve yürütmenin iç içe geçmişliğine bir bütün olarak yargıyı ekleme amacındadır. Yargı, her ne kadar kendi mantığı içinde bu dönüşüme (içeriden Sayın Gerçeker ve dışarıdan! da YARSAV aracılığıyla) direnmeye çalıştıysa da iktidar ve iktidara yakın medya tarafından yapılan basınç, CHP ve ordunun şimdiki güçsüz durumuyla birleşince, kendini ancak topu taca atarak koruyabileceği bir konuma geldi. Yasama ve yürütmenin yeniden şekillenmesini tetikleyecek bir seçim süreci, referandumda verilecek “hayır” oyuyla aşılabilirse yargının, Türkiye siyaset sahnesindeki rolünün büyük bir ihtişamla geri döneceğini söyleyebiliriz.
Siyasetin klasik aktörleri açısından “hayır” oyunun verilebilmesinin uygun ortamı da oluşacak gibi gözüküyor. Özellikle yargının siyasallaşması, bütün maddelerin toptan oylanması, referanduma sunulan maddelerin halk tarafından bilinmemesi, bu tür değişikliklerin referandumlarda oylanmasının makul olmadığı gibi tartışmalar yaz aylarında, AKP lehineymiş gibi gözüken süreci tersine çevirecek gibi gözüküyor. Fakat burada bir şeye dikkat etmek gerekiyor: “hayır” diyenlerin hepsi aynı argümanlarla “hayır” demiyor.
“Hayır”dan “hayır”a fark var…
Anayasa değişikliğinin yargının artık kangren haline gelmiş hiçbir sorununu çözmeyeceği bir yana dursun, yapılan vesayet tartışmalarını tersine döndürecek bir dizi olumsuz uygulamayı açığa çıkaracağı da aşikar. Özellikle CHP’nin propagandasını, yargının siyaset tarafından vesayet altına alınması argümanı etrafında döneceği bugünden belli. Fakat toplumsal dinamiklerin “hayır” diyecek bileşenlerinin argümanlarını, yasama-yürütme-yargı üçgeninde dönen klasik bağımlılık ilişkisini tekrardan kurma tartışmaları oluşturmayacak. Siyasetin Türkiye’de anlaşıldığı biçiminin tersine, gerçek bir demokrasi mücadelesi veren güçler, klasik meclis siyaseti yerine siyasalın kurulabilmesinin zeminini açığa çıkaracak yepyeni bir anayasa tartışması için “hayır” diyecekler. Türkiye’de siyasetin gerçek zeminini oluşturan, insanların etnik ve dini aidiyetlerine vurgu yapan bir manipülasyonu geçersiz kılan, referandumlarda şuursuz bir siyasal tarafgirlikle –çünkü mevcut iktidar anayasa değişikliği ile ilgili referandumu tam da bu şekilde örgütlemek istemektedir- değil de konuyla ilgili bilgilere sahip olarak karar veren seçmenlerin olduğu bir demokrasi amacıyla “hayır” diyenler şunları isteyecekler:
- 1982 anayasası tümden değiştirilsin.
- Siyaset yapmanın önündeki en büyük engellerden biri olan seçim barajı tamamen kaldırılsın.
- Sendikalar, meslek odaları ve demokratik kitle örgütleri önündeki örgütlenme özgürlüğünü kısıtlayan uygulamalar ortadan kaldırılsın.
- Yaşamın yeniden üretilmesini sağlayan emek eksenli bir anayasa hazırlansın.
Elbette bu taleplerin mevcut siyaset eliti tarafından gerçekleştirilmeyeceğini biliyoruz. Anayasa referandum sürecini bu ileri talepler aracılığıyla örgütlemek 13 Eylül sabahı taleplerimizle ilgili somut kazanımların ortaya çıkmasını da sağlamayacak. Fakat gittikçe büyüyen bir tartışma aracılığıyla nasıl bir ülke istediğimizin programı ortaya çıkacaktır. Emekten ve demokrasiden yana güçlerin kendi inisiyatifleri dışında gerçekleşen bu sürece müdahil olmaları ve inisiyatif kazanmaları ancak, yüzü sokağa dönük böyle bir pratikle mümkündür.
İnsanca bir yaşama ağız dolusu bir “EVET” diyebilmek için, değişiklik denen bu kandırmacaya güçlü bir “HAYIR” demeliyiz. Bu “hayır”, sadece sunulan değişikliklerin reddiyesi anlamına gelmez; örgütleyeceğimiz bu süreç, bizi hapsetmeye çalıştıkları dar ve niteliksiz sınırlamaların dışına çıkabilme, tartışma sürecini genişletebilme amacı taşıyacaktır.
DEVLETİN NEO-LİBERAL DÖNÜŞÜMÜ
VE
BAYINDIRLIK BAKANLIĞI’NIN TMMOB İNCELEMESİ
Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Bakanlık: Herkes TMMOB peşinde…
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği makamına gönderilen, TMMOB hakkında asılsız iddialarla dolu ve TMMOB iktidar ilişkisi hakkındaki ifadelerinden dolayı kimlerce yazıldığı her halinden belli bir dilekçe, “Genel Sekreterlikçe Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu‘na iletiliyor. Kurul tarafından "ciddiye" alınan dilekçe, 12.01.2010 tarihinde gereği için Başbakanlığa gönderilmiştir. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığı dilekçeyi 29.01.2010 tarihinde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı‘na iletmiş, Bakanlık da, gereği için 03.02.2010 tarihinde konu ile ilgili olarak Bakanlık Teftiş Kurulu‘nu görevlendirmiştir. Konu Birliğimize "belge ve bilgi istemli" 06.05.2010 tarihli yazı ile aktarılarak "inceleme" başlatılmıştır.” Devlet bürokrasisi adına sevindirici bir işleyiş biçimi. Keza RTÜK, Deniz Feneri, Hrant Dink ve benzeri davalarda aylarca yerlerine ulaşmayan belgeler, kaale bile alınmayan dilekçeler akla geldiğinde, neredeyse 15 gün içinde ilgili kuruma kadar gelmiş olan bu konu belli ki özel ilgiyi hak etmiş.
Fakat TMMOB’ye yönelik bu özel ilgi sadece dilekçenin önemli görülmesi ve işleme sokulmasıyla sınırlı değil; TMMOB’nin açıklamasında yer alan şu satırlar özel ilginin de ötesindeki yönelimi gözler önüne seriyor: “Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından hazırlanan rapor, yazıyla istememize rağmen "gizli" olduğu gerekçesiyle konunun muhatabı ve raporun "konusu" olan Birliğimize verilmezken, nasıl olduysa "birilerinin" eline geçmiş, birileri söz konusu raporu bizden önce inceleyebilmiş, "eksiklerini" tespit ederek, "asılsız ve mesnetsiz" iddialarla Cumhurbaşkanlığına başvurabilmiştir.” Cumhurbaşkanlığı ve Başbakanlıkça TMMOB’nin denetimi için gerekçe oluşturan bu dilekçenin “gizli” olan ve birliğimize dahi verilmeyen Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu tarafından hazırlanan rapora atıfta bulunabilmesi hukuk devletinin sınırlarının dışındaki bir işleyişi gözler önüne sermiyor mu? Bunun yanında mevcut hükümetin iktidara geldiğinden beri artık olağanlaşan, gizli belgelerin belirli yerlere servis edilerek kamuoyuna duyurulması uygulamasının bir örneğini oluşturması da dikkate değer.
Birliğimiz TMMOB’nin açıklamasında ilgi çekici diğer bir önemli saptama ise Cumhurbaşkanlığının tarafsızlık konumunu kaybetmiş olmasının tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesidir. Bu güne kadar hiçbir cumhurbaşkanı meslek örgütlerinin “etkin ve verimli şekilde hizmet yürütmelerinin geliştirilmesinin sağlanması” gerekçesiyle baskı oluşturacak bir denetleme sürecini kendi bünyesinde yapmamıştır. Öyle ki bu rapor genelde meslek örgütlerinin özelde ise TMMOB’nin iktidara muhaliflik yapmasını bile “suç” kapsamında görecek kadar tarafgir bir anlayışla hazırlanmıştır. Bu raporla “Cumhurbaşkanlığı makamı, siyasal iktidarın bir komisyonu gibi veri hazırlamış ve önermelerde bulunmuştur. İktidarın yardımcı organı gibi çalışmış ve siyasette taraf olmuştur.”
Hükümet değil; bir bütün olarak devlet dönüşüyor…
Bu ve benzeri uygulamalar, tek başına incelendiğinde iktidarın belirli kurumlarla olan kavgasını yansıtan görünümler olarak ortaya çıksa da, yargıyı denetim altına alacak düzenlemelerden Deniz Baykal’la ilgili kaset olayına, TMMOB denetiminden diğer sendikalara uygulanan benzer baskılara, “demokratik açılım”ın Türk-İslam sentezinin bölgede hakim kılınmasını amaçlayan bir tasfiyeye dönüşmesinden Tekel İşçileri nezdinde somutlaşan güvencesizleştirmeye kadar görüntüleri birleştirdiğimizde ortaya çıkan şey neo-liberalizmin yeni devlet tasarımıdır. Bu devlet tasarımının şimdiye kadarki görünümlerinden okuyabildiğimizi iki temeli şöyle betimleyebiliriz: bir yandan devlet bu zamana kadar kendi bünyesinde barındırdığı üretim faaliyetinden vazgeçip bu alanı sermayeye bırakırken aynı zamanda üretimin öznesi olan işçileri de sermayenin kucağına 4c ve benzeri uygulamalarla güvencesiz ve ucuz işgücü olarak bırakıyor; bunu yaparken de bunun karşısında durabilecek toplumsal muhalefet odaklarını sermaye için saf dışı bırakacak polis devleti uygulamalarını devreye sokuyor; diğer yandan da devlet TMMOB ve benzeri kurumlar üzerindeki baskısını arttırarak –eğer bunları ele geçiremediyse- kendi üzerindeki denetimden kurtulmaya çabalıyor. Böylece neo-liberalizmin devletin küçültülmesi efsanesi tüm denetimlerin üzerinden kaldırıldığı bir zor aygıtına dönüşen devlet tasarımı altında 20 ve 21. yüzyılın en büyük yalanına dönüşüyor. Öyle ki yürütme-yargı ve yasama arasındaki güçler ayrılığı ilkesinin diktatörlük uygulamalarındakine benzer biçimde güçler-birliğine dönüştürüldüğü, Cumhurbaşkanlığı makamının da bu güçler-birliği içine dâhil edildiği tek elden kontrol edilen çok daha güçlü bir devlet biçimi ortaya çıkıyor.
Peki bu durumu AKP’nin sadece Türkiye’deki uygulamaları üzerinden okumak ya da AKP’nin ülke koşullarından dolayı veya kendi amaçlarına ulaşmak için bu tür hareketlere başvurduğunu söylemek kendi başına yeterli midi? Siyaseti layığıyla yapacaksak, siyasalın zemininde ortaya çıkan bu tür hareketleri kişiler ya da lokal bir alanda politika yapan kurumlar üzerinden okumak sıradan değerlendirmelerin dışına çıkabilme olanağımızı ortadan kaldırır. Devletin Neo-liberal dönüşümü ve bir zor aygıtına dönüşmesi sadece Türkiye ile ilgili değil bütün dünyada ortaya çıkan bir dönüşümdür. Yunanistan’ın iflası, Portekiz’in benzer bir durumda olması, İspanya’nın memur maaşlarında %15 kesintiye gideceğini ve bir çok kamu hizmetini tasfiye etmeye yönelmesi, Türkiye’de AKP iktidara geldiğinden beri uygulanan Kamu Maliyesi politikası dünya kapitalist sisteminin kriziyle beraber ortaya çıkmışlardır. Sermaye ve devletler her zamanki gibi bu krizi de halkın üzerinden vergilerle ve emek gücünün değerini düşürerek çalışan kesimler üzerinden aşmaya çalışacaktır ve krizden de başka çıkış yolu yoktur. Bu nedenle dünyanın şimdiki efendilerine karşı Yunanistan gibi ülkelerde belirmeye başlayan isyan dalgası bütün dünyaya yayılma eğilimi göstereceği öngörüsünü çok önce yapan sermaye bu öngörüleriyle birlikte devlet mekanizmasını tekrardan şekillendirmek zorunda kalmıştır. Türkiye’de AKP nezdinde ortaya çıkan uygulamalar da devletin bu yeniden dizaynının görünür biçimleridir.
Bu sebeplerle birliğimiz TMMOB ve diğer kurumlar üzerinde uygulanan baskılar sadece bu denetlemeler aracılığıyla olup bitecek kısa dönemli uygulamalarla sınırlı kalmayacaktır. Neo-liberal dönüşümle beraber sermayenin çıkarlarının koruyuculuğu görevi verilen devletin bu yeni biçimi, hükümetler aracılığıyla kendi önünde engel olarak gördüğü emekten yana tüm kurumlara saldırılarını devam ettirecektir. İMO Ankara Şube olarak bu yeni dönemde, devlet kavramındaki dönüşümü dünyadaki gelişmelerle birlikte çok daha köklü biçimde analiz ederek, klasik savunma araçlarımızdan daha güçlü ve emeğin savunusunda ortaklaşan, “bir adım ileri” telaffuzunda içerilmiş olan anlamdan bile daha köklü bir değişime ihtiyacımız olacağını düşünüyor ve bu saldırılara karşı TMMOB’yi savunmak için sonuna kadar mücadele edeceğimizi deklere ediyoruz.
İMO Ankara Şube 19. Dönem Yönetim Kurulu
Yazının word haline ulaşmak için tıklayınız.
|
|
|